Tarih

Struma Faciası

 Yazar: Umay Rana Usta                     Düzenleyen: Barış Bayraktar

’Mentsch tracht, Gott lacht.’’

‘’İnsanoğlu planlar, Tanrı güler.’’

ÖZET: Struma gemisinde 769 Yahudi yolcu, Romanya’dan Filistin’e gitmek için yola çıkar. Ancak gemi 72 gün boyunca süren mücadeleden sonra SSCB tarafından batırılır.

STRUMA ÖNCESİ AVRUPA’NIN VAHŞETİ:

21 Ocak 1941 sabahı erken saatlerde Romanya’da Yahudi karşıtı hareketler başladı. Hızla birbirini izledi. Demir Muhafız çeteleri Yahudi avına çıktı. Sokaklarda Yahudiler’i dövdüler ve 25 sinagogu yakıp yıktılar. Yüzlerce ev ve işyeri ateşe verildi ve yine yüzlerce Yahudi katledildi. Olaylar Oyshargene ve Matansina olarak adlandırıldı; Katliam. Bunlar Yiddiş dilinde konuşan Aşkenaz Doğu Avrupa Yahudileri tarafından verilen isimlerdi. ‘’Aşılabilir’’ ve ‘’geçiçi’’ katliam deyip geçmek kolay gelmiş olmalı. Ancak atladıkları nokta ise, olayların holokost (soykırım) boyutlarına varacağını tahmin edememeleri oldu. Bu sözcük ise Yunanca idi. Tamamen yanıp yıkılmış, kül olmuş anlamına gelirdi. Halk böyle düşünceler içinde savrulurken, olaylar 15-20 gün içinde, her geçen saniye daha da kötüye gitti.

1940 Ağustosunda kral, Yahudi kimliğini tanımlayan bir yasayı onayladı. Öylesine bir yasaydı ki bu, içerik ve kapsam itibariyle Nazi Almanyası’nı bile geride bırakıyordu. Irk tanımı, din tanımının önüne geçirilmişti. Antonescu ve Demir Muhafızlar, Ulusal Lejyon Devleti’nin kurulduğunu ilan ettiler. Hemen sonrasında, Romanyalı Yahudiler ile ilgili kısıtlayıcı yasaları yürürlüğe koydular. Bu yasaya göre Yahudilerin Romen isimleri almaları yasaklandı. Mal mülk edinemeyecek, başka cemaatlerden kadın veya erkeklerle evlenemeyeceklerdi. Orduda ve bürokraside herhangi bir görev almaları da men edildi. Üniversitelerin kapıları Yahudi gençlerine kapatıldı. Bu kurallara uymayan Yahudiler sokak ortalarında dövüldü, soyuldu- hatta sokak ortalarında alenen katledildi. Cesetlere dahi canice işlemler yapıldı. Bebek veya yaşlı ayırmaksızın herkesi katlettiler. Katledilmeleri için Yahudi olmaları yeterliydi.

Romenler ve Ruslar işbirliği yaparak Besarabya, Kuzey Bukovina ve Transnistria’da bimlerce Yahudiyi katlettiler. Bununla da yetinmediler, Besarabya’nın başkenti Kişniev’de 1941 Temmuz ayında, katliamlardan geri kalan 11 bin Yahudi bir kampta toplandı. Çalışma koşulları çok ağır olan kamplarda çalıştırıldılar. Aynı ayın ekim ayında hayatta kalabilenler çeşitli kamplara dağıtıldı. Çoğu yollarda açlığa ve salgın hastalıklara yenik düştü.

Romen yöneticiler, Transnistria’da iki toplama kampı kurdu. Romenlerin ‘’koloni’’ ismini tercih ettiği bu yerlerden adı en çok duyulanı Bug Nehri’nin tam kıyısında binlerce Yahudi’nin gözaltına alındığı Bogdanovka’ydı. 1941 yılının ilk döneminde Besarabya, Bukovina ve Dorohoi’de yaşayan 320 bin Yahudi’nin yarısı yok edilmişti. 1941 ilkbaharında gerçekleştirilen Odesa Katliamı’nda can veren 100 bini aşkın Yahudi’nin önemli bir kısmı, Romanya ordusuna mensup askerlerin silahlarından çıkan kurşunların kurbanı olmuştu. Olaylar başladığında kayıtlara göre 728 bin 11 kişi oldukları tahmin edilen ve Romanya’daki toplam nüfusun yaklaşık yüzde 4’ünü meydana getiren Yahudiler’in altı ay gibi kısa bir zamanda yarıdan fazlası öldürülmüştü.

STRUMA İLK DEĞİLDİ…

Gemiyle Filistin’e ulaşma çabaları, aslında Naziler’in Almanya’da iktidara geldikleri 1934 yılında başladı. 350 yolcu alan Valos, hiçbir makamdan izin almadan 25 Ağustos tarihinde Filistin kıyılarına yanaştı. 1920’den beri faaliyet gösteren Haganah örgütünün yardımlarıyla karaya çıkmayı başardılar. Yasadışı göç girişimleri diye tabir edilen gemi yolculuklarının ilki ise 12 Ocak 1938 tarihinde Poseidon gemisinin 65 göçmeni Avihayil kıyılarına indirmesiyle gerçekleşti. 3 Ağustos 1939’da 750 yolcusuyla birlikte Köstence’den yola çıkan Tigerhill, Lübnan’a uğradı. Oradan binen yolcularıyla birlikte İngilizler tarafından engellendi. 3 Ekim 1939’da nehir gemisi Uranus’la Viyana’dan yola koyulan 1.100 kişi, Yugoslavya’da Kladova’da durduruldular. Eski kaleye hapsedildiler. 915’i katledildi. 25 Kasım 1940’ta Patria dramı yaşandı. 18 Mayıs 1940’ta İtalyan bandıralı buharlı Pencho, çoğu BETAR mensubu 514 yolcusuyla birlikte Btratislava’dan demir aldı. Hedefi, Tuna üzerinden Karadeniz’e çıkmak, oradan da Ege’ye geçmekti. 9 Ekim’de İtalya yönetimindeki On İki Adalar’ın yakınlarında motoru bozuldu. Yolcular kurtarıldı ve Rodos’a nakledildi. Oradan da italya’nın güneyindeki Ferramonti di Tarsla toplama kampına götürüldüler. 1940 ekiminde Uranus, Schönburn, Helios ve Melk adlarındaki dört nehir gemisi, Tuna’yı aşarak Romanya’ya ulaştı. Uranus yolcuları Pacific’e geçti. Daha sonra bütün yolcular Patria’ya alındı. Patria, infilak etti. 1940 kasımında küçük Bulgar gemisi Salvador –ilk adıyla Tsar Krum-, 327 göçmenle birlikte Burgaz’dan ayrıldı. 12 Aralık tarihinde İstanbul yakınlarında büyük bir fırtınaya tutuldu. 66’sı çocuk olmak üzere 223 yolcu boğularak can verdi. Hayatta kalan 125 kişi, önce istanbul’a getirildi. Oradan da Bulgaristan’a geri yollandı. Bu tür yasadışı göç girişimleri, Aliyah Bet veya Ha’apalah diye adlandırıldı. Struma’dan birkaç hafta önce Darien adında bir başka gemi, içindeki mültecilerle birlikte Boğazlardan rahatça geçerek Filistin’e ulaşmış; ancak 793 kaçak yolcusu bir toplama kampında gözlem altına alınmışlardı. Yaşanan bütün bu trajik deneyimlere rağmen, Filistin’e deniz yoluyla ulaşmak zorundaydılar. Bunun için de uygun bir gemiye ihtiyaç vardı.

Struma gemisi
769 Yahudi’yi taşıyan Struma gemisinin limandan çekilmiş fotoğrafı.

PEKİ STRUMA NASIL BİR GEMİYDİ?

Struma’nın öyküsü şöyle: içinde gemi düzeniyle ilgili herhangi bir plan yok. Statik bir hesaplaması da mevcut değil. Bozulmuş bir halde öylesine kaderine terk edilmiş.

İlk yapım tarihi 1880. Üreticisi, Werf Palmers. Mekan, Newcastle. İlk adı Cornelia. 1885 yılına kadar Londonderrt markisine ait ve Sunderland’e kayıtlı. Bu tarihte MacKinnon adlı biri tarafından satın alınmış, aynı limanda muhafaza edilmiş.

1897’de Thomas Clark, 1908-1911 arası E.G.Gibb adlı kişilere ait gözüküyor. 1911-1912 yıllarında Avusturya-Macaristan bayrağıyla Spalato’da (Hırvatistan kıyısında bir kent) Fa Papaic & Novac şirketine ait gözüküyor. 1913’te Yunanistan’a satılmış. Adı da Makedonia olmuş.

1925-1929 arasında, ismi yine değişmiş. Kayıtlara göre İonnina adı altında Pire’de S.A.İonienne de Navigation&Vap. İonualto şirketine ait gözüküyor. 1930-1934 arası aynı isimle Pire’de Hellenic Coast Lines şirketine hizmet vermiş.  1934’te gemiyi Bulgarlar satın almış. Bir parça tamir görmüş. Motorsuz yük gemisi olarak kullanılmış. 14 Aralık 1940’ta bir borsa şirketi satın almış, yeni bir motor yaptırmış. Köstence Limanı’na kayıtlı. Panama bayrağı taşıyor. Motoru, Tuna Nehri’ndeki eski bir batıktan çıkartılarak tamir edilmiş 3 silindirli Benç marka benzin motoru. Yüzde 75 benzin mili gidiyor- gidebilirse tabii. Geminin içi tam anlamıyla perişanlık. Üst katta 280 tane koltuk var. Orta katında ise sadece 120. Alt katlarda da 72’şer. Teknenin çalışacak durumda olmayan 4 banyosu ve 8 tuvaleti mevcut. Üst kattaki odada denizcilik malzemeleri yer alıyor. Geminin bu perişan haliyle yüksek yolcu sayısı ile denize açılması hiç mümkün gözükmüyor.

ANCAK GEMİ TUTULDU…

İşin maddi tarafında ise gelecek kişileri sömürmek vardı. Yer kalmadı, bitti bitiyor diyerek 1.000 dolar ila 10.000 dolar arasında bir para talep edilecekti ama gemiyi gören kişiler bu kadar yüksek tutarda parayı ödemezler diye korkanlar, Queen Mary isimli bir transatlantiğin fotoğraflarını broşüre koydu. Gemiye binecek kişiler bir transatlantik beklerken Struma’yı görünce kıyametleri kopartmasınlar diye bir de yalan ürettiler; ‘’Bunca Yahudi’yi böyle bir devirde Romen topraklarından çıkarmak, kaçırmak kolay mı sanıyorsunuz? Gizli bir plan hazırladık, asıl gemi 5-10 mil kadar açıkta bekliyor. Çok acele etmemiz gerekiyor… Aksi takdirde her an Naziler’in baskınına uğrayabiliriz. Kararınızı derhal verin.’’

Bütün Romanya Yahudileri’nin görecekleri ilan, sonunda şu şekli aldı:

STRUMA GEMİSİ, YAHUDİ MÜLTECİLERİ FİLİSTİN’E GÖTÜRECEK.

HAREKET TARİHİ: 6 EKİM 1941

GEMİ, KÖSTENCE’DEN HAREKET EDECEK. YERİMİZ SINIRLI.

BİLGİ VE KAYIT: ALİYAH KOMİTESİ-YENİ SİYONİST ÖRGÜTÜ

Struma’nın yolcu listesi Halit Kakınç’ın Struma isimli kitabının 83-96 sayfaları arasında yer almaktadır. Yolcular 1 ve 69 yaşları arasında olan kişilerden oluşmaktaydı.

12 ARALIK SABAHINDA, YOLCULAR RIHTIMA ALINDI…

Takvimlerin 15 Aralık 1941 tarihini gösterdiği gün, sevinç çığlıklarıyla uyandılar. Erken kalkanlar ve gece boyunca uykusu tutmayanlar gördü ilk önce. Uzaklarda fakat yine de gözle görülür bir mesafede kara ortaya çıkmıştı. İstanbul gözükmüştü. Kaptan Garabatenko dürbününü indirdi: ‘’Geldik…’’dedi. ‘’En fazla 5-6 mil kadar bir yol kaldı.’’

Haber kulaktan kulağa yayıldı. Herkes başardıklarını düşünmeye başlamışken Kaptan Garabatenko, dürbünüyle kampana seslerinin geldiği kıyıyı taradı. Hiç beklemedikleri bir anda büyük bir tehlikeyle karşılaşmışlardı. Girişin bir bölümü, Karadeniz’deki Rus limanlarına yiyecek taşıyan tekneleri engellemek için mayınlanmıştı. Türkler, mayınların üzerini ağlarla kaplamış ve gelen gemileri uyarmak için de özel bir kampana tertibatı kurmuşlardı. Motoru çalışmayan Struma da rüzgarın etkisiyle doğal olarak mayınlara doğru sürüklenmekteydi. Süregelen mücadeleden sonra, bir Türk subayı Struma’ya doğru seslendi: ‘’Sakin olun, heyecanlanmayın… Alemdar römorkörüne bağlandınız. Sizi çekiyoruz.’’ Struma yolcuları denilenlerden bir şey anlamasa da, sevinç gözyaşları ile uzun süre alkışladılar.

KURTULDUKLARINI SANDILAR, YANILDILAR

Römorkör, Struma’yı Sarayburnu önlerinde, sahilin 250 metre kadar açığında bıraktı. Kaptan Garabatenko’ya demir atması, hareket etmeden polisi beklemeleri ve karantina anlamına gelen sarı bayrak çekmesi söylendi.

16 Aralık Salı günü, Struma’ya bir tekne yanaştı. İçinden bir grup Türk deniz mühendisi çıktı. Hemen geminin makine dairesine geçtiler. Motoru incelemeleri 3 saatten fazla sürdü. İşleri bitince kaptan köşküne geldiler. Tamirin en erken bir hafta süreceğini ve en az 5 bin dolar tutacağını söylediler. Bu yazının binde birine bile sahip olmayan kaptan, mühendislere zahmet ettikleri için teşekkür etti ve konuyu bir daha açmamak üzere kapattı.

Türkiye, yolcuların karaya çıkabilmeleri konusunda yasak koydu. Yolcular ise Türk yetkilileri ile dış dünyanın dikkatlerini Struma’ya çekebilmek için gemide bulunan az miktardaki kırmızı boya ile yatak çarşaflarının üzerlerine SOS, IMMIGRES JUIFS (GÖÇMEN YAHUDİLER) ve SAUVEZ-NOUS! (BİZİ KURTARIN!)  yazarak küpeştelere astılar.

PARA VE GÜÇ SİZİ AYRICALIKLI KILAR

Saul Martin Segal (34), eşi Elvira (35) ve oğlu Alexanderu Victor (14) da gemideydiler. Bu aile bir an önce karaya çıkmalıydı. Çünkü Martin Segal, diğer yolculardan çok daha farklı bir adamdı, önemli bir isimdi. Mobil Oil adıyla anılan Standart Oil Company’nin Romanya genel müdürü olmasından kaynaklanıyordu. Geminin hareketinden önce, İstanbul’a doğrudan Archibald Walker’a telefon açtı. 59 yaşındaki Archibald Walker, Standart Oil of New York ile Vacuum Oil Company’nin ortak şirketleri olan Socony-Vacuum Oil’in Türkiye temsilcisiydi. Vacuum Oil Company, 1930’lu yıllarda Almanya’da son derece faal bir şirketti. Viyana bürosu, bir zamanlar daha sonra Yahudi uzmanı olarak ün yapacak olan ve soykırım projelerinde önemli rol oynayan Naziler’den Adolf Eichmann’a gezici satış memuru olarak 1933 yılına kadar iş vermişti. Archibald Walker, Balkan ülkelerini çok çok iyi tanırdı. Üç dönem bu bölgede görev yaptıktan sonra, aşırı sağın ve antisemitizmin Balkan ülkelerinde de giderek yükselmesi karşısında tam zamanında merkezini İstanbul’a taşımıştı. İstanbul’da Socony’nin başına geçti. O günlerin İstanbul’daki en sert Nazi aleyhtarlarından birisi olarak isim yaptı. Öyle ki, Alman Büyükelçiliği veya konsolosluklarını ziyaret edenlere kapısını kapattı. Bu ziyaretçileri evinde verdiği dillere destan partilere çağıracağı isimler arasında iseler derhal kara listeye aldı ve bir daha görüşmedi. Archibald Walker’in aslında herkes tarafından bilinmeyen bir işlevi, gizli bir işi daha vardı. 1940’larda daha sonra CIA’a dönüşecek olan Amerika Birleşik Devletleri Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın adı o zamanlar OSS’ydi (Office of Strategic Services). Archibald Walker’da, OSS’nin İstanbul’daki üzerine aldığı her işi bitirmesiyle ün kazanmış en önemli ajanıydı. Kod adı da Ross’tu. Filistin’e göçmek isteyen Yahudiler’e de elinden gelen yardımı esirgemezdi Walker. ABD Büyükelçiliği’nde çalışan İstanbul doğumlu sekreter Betty Carp, bu konuda en çok güvendiği ve işbirliği yaptığı yardımcılarından biriydi. Diplomasinin inceliklerini de çok iyi bilirdi. Polonya, Nazi Almanyası’na teslim olduğunda, ortaya çıkan sorunun çözümünde de başrolü oynamıştı.

Martin, Archibald Walker’i arayıp onları karaya çıkarmalarını sağlamasını söylediğinde, Walker düşünmeye başladı. İş zor ve çetrefilliydi. Aklına o anda iş adamı Vehbi Koç geldi. Başarılı bir iş adamı olan Vehbi Koç’un o sıralarda karşı karşıya olduğu önemli bir sorunu vardı. Bu sıkıntıyı koz olarak kullanabileceğini ve gerekli makamları ikna edebilmek için yardımını isteyebileceğini düşündü. Elbette Vehbi Koç ve Koç Grubu, Nazi eğilimli filan değillerdi.

Türkiye krom madeni bakımından dünyanın en zengin ülkesiydi. Krom madeni yataklarının çok büyük bir bölümü de Türkiye’deydi. Türkiye’deki en büyük krom ihracatçısı da Koç Grubu’ydu. Almanya, yıllardan bu yana bütün krom ihtiyacını Türkiye’den temin ediyordu. Nazi Almanyası Silahlanma Bakanı Albert Speer’in Adolf Hitler’i, ‘’Eğer Türkiye, Almanya’ya yapmakta olduğu krom ihracatını kesecek olursa, elimizdeki krom stoklarımız en fazla 5-6 ay yeter… Uçaklarımız, tanklarımız, motorlarımız, denizaltılarımız ve bütün topçu sistemimiz elimizdeki kromun bitmesinden en fazla 3 ay sonra, tamamen iflas eder…’’ diye uyardığı biliniyordu. Türkiye, dış politikasında her ne kadar tarafsız kalmış olsa da bu ihracat durumu, doğal olarak dikkatlerden kaçmadı. İngilizler, Koç Grubu’nu kara listeye aldı. Ve Britanya kökenli şirketlerin Koç Grubu ile ticaret yapmalarını yasakladı. Bu yasak, İttifak Devletleri arasında da uygulama alanı buldu. Josef Stalin ise, tarafsız bir ülke bayrağı taşıyor bile olsa, Boğazlardan Karadeniz’e açılmaya kalkışacak her türlü geminin batırılması için tüm Sovyet savaş gemilerine ve denizaltılarına emir verdi.

Walker, Vehbi Koç ile görüştü ve olumlu geri dönüş aldı. Vehbi Koç, Emniyet Şube Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’i makamında ziyaret etti. Yapılan konuşmada bu işi çözmeye sadece içişleri bakanın gücünün yetebileceği sonucu çıktı. Vehbi Koç da, 29 Aralık tarihinde kurban bayramının başlaması üzerine, bakanın evine bayramlaşmaya ve uygun bulduğu bir anda ikili görüşme ricasında bulunup konuyu açtı. Bakan Faik Öztrak, Vehbi Koç’u son derece sıcak karşıladı. Ve istenilen sonuç elde edildi: aile en geç ertesi gün serbest bırakılacak, trenle Filistin’e gidişlerine de engel çıkartılmayacaktı. Öyle de oldu. Gemide bir yatakta 6 kişi yatarken onlar otellerine götürüldü. Gemide bir somun ekmeği onlarca kişi yerken, otelde masalar donatıldı ve üç defa o masa yenilendi.

PERA PALAS BALOSU

Baloya katılacaklar listesinin en başında Nazi Almanyası Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen vardı. Türkiye Siyonizm ile Mücadele, Nasyonal Aktivite ve Zinde İnkişaf derneklerinin yöneticileri de konuklar arasındaydı. Franz von Papen, sağına Nasyonal Aktivite ve Zinde İnkişaf Derneği Başkanı Nurullah Darıman’ı oturttu. Soluna ise Türkiye Siyonizm ile Mücadele Derneği Başkanı Cengaver Tunalı yerleşti. Nazi Almanyası’nın İstanbul’daki ajanlarının başı Waldemar Kaltenbrunner de yanında iki konsolosluk çalışanıyla birlikte masadaydı. Konuklarından biri M.E.H (Bugünkü ismiyle MİT) ajanı Kurtul Alangı’ydı.

Salonun bir köşesine Franz von Paper’in şerefine bir Alman bayrağı asılmıştı. Orkestra o günlerce popüler olan Almanca şarkılar çalıyordu. Sessizlik bozuldu ve tercümanlığı Almanya’da okumuş olan Nurullah Darıman üstlenerek konuşmaya başlandı:

Von Papen: ‘’Şimdi anlatın bakalım. Bu Struma pisliğiyle ilgili son gelişmeler ne durumda?’’

Alangı: ‘’Struma’nın İstanbul Limanı’na gelişinden itibaren ilk üç gün, Britanyalı yetkililerle gayet sıkı pazarlıklar yapıldı. Neyse ki bu İngilizler’in arasında öyle Yahudi düşmanları var ki, bizim mücadele etmemize ihtiyaç bırakmıyorlar. Filistin’deki huzursuzlukları bahane eden İngiliz yetkililer, kitlesel Yahudi göçlerine karşı oldukları gerekçesiyle Refik Saydam hükümetine geminin yolculuğuna devam etmemesi yönünde baskı yaptılar. Şu ana kadar da gayet başarılı oldular. Türkiye, yolcuların karaya çıkmasını yasakladı. Filistin vizeli birkaç yolcu için çıkış izni verilebilir. Ama bu hiç önemli değil. Nitekim üç kişi bu izni kopardı. Hamile bir kadını da Yahudi hastanesine naklettiler. Geri kalanların hepsi, Yüzen Tabut’ta kalacak.’’

Von Papen: ‘’ İngiltere bir yandan Türkiye’ye baskı yaparak yolcuların karaya çıkmasına engel oluyor, diğer yandan da her zamanki politikasıyla sorumluluğu Türkiye’nin üzerine yıkıyor. Bu konuda İngiltere Sömürgeler Müsteşarı MacMillan, olayları harika bir biçimde saptırıyor. Türkiye’yi suçluyor, suçlarken de yolcular bırakılmasın diye baskı yapmaya devam ediyor. Struma’yı bıraksalar ne ifade eder? Britanya hükümetinin Filistin yüksek komiseri Sir Harold MacMichael Filistin’de olduğu sürece, bu gemiden tek bir yolcu bile o topraklara adım atamaz. Diyelim ki attı, sağ kalamaz. Siz siz olun, bütün dikkatinizi Türkiye’ye, Türk kamuoyuna verim. Kışkırtma söylemlerini kullanarak Yahudi düşmanlığını iyiden iyiye kötüleyin.’’

GEMİDE SORUNLAR GİDEREK ARTIYOR…

Bir yandan giderek artan açlık, diğer yandan da neredeyse geminin dörtte üçünü hasta düşüren dizanteri salgını, yolcuların giderek dengesiz hareketler sergilemesine yol açıyordu.  İstanbul’da çıkan Tavir-i Efkar adlı gazetede ocak ayı ortalarında bir paragraflık bir haber yayımlandı. Haberin başlığı şöyleydi: ‘’Liman’daki Yahudiler Soğuktan Hasta Düştüler’’

Gazete ve dergi yayınlarını denetleyen Sansür Kurulu, halk arasında panik yaratmaması için hastalığın gerçek adının haberin içinde yer almasına engel olmuştu. Basit bir rahatsızlık değil, dizanteri salgınıydı yolcuları yere seren.

İstanbul Limanı’na girişlerindeki durum da hepten değişmişti. Bu yüzden salgın sarı hastalık flaması çekilmesine izin verilmedi. Struma’da 18 yaşın altında 101 yolcu vardı. Kucaktaki bebeklerden 10 yaşa kadar olanların sayısı ise tam 69’du.

Bir yandan dizanteri salgını, bir yandan açlık derken, gemide hiç beklenmedik şeyler oldu: hırsızlıklar başladı ve iki genç adam ruh sağlıklarını kaybederek şiddet içerikli davranışlar sergilemeye başladı.

Taamüden (Kasten)

10 Şubat’ta Ankara’da bir haber yayıldı. Yahudi Ajansı, tam 2.000 göçmenin Filistin’e kabul edilmesi için İngilizler’i ikna etmişti. Elbette Struma da dahil edilecekti bu listeye. Haber, haber olarak kaldı. Uygulamaya konulması için herhangi bir emir gelmedi. Çocukların tahliye edilmesi konusu da bir türlü kesinlik kazanmadı. İngilizlerin yumuşamaları beklenirken bir anda Türk tarafında beklenmedik bir gelişme yaşandı. Çocukların tahliye edilmesi dahil, bütün dosyalar rafa kalktı.  Bu sertleşmenin nedeni, Dışişleri Bakanlığı’nın el altından edindiği bir bilgiden kaynaklanıyordu: Wannsee Konferansı.

20 Ocak’ta Nazi Almanyası’nda son derece gizli bir toplantı yapılmıştı. Toplantının adresi Berlin’in banliyösü Wannsee’ydi. Toplantı, Reich Güvenlik Baş Dairesi’nin başkanı ve Reinhard Tristan Eugen Heydrich’in başkanlığında gerçekleşmişti. Gündemde tek bir konuları vardı: Yahudi Sorunu’nun Nihai Çözümü.

Plan netti. Bir kısmı ağır işlerde çalıştırılacak, gücü yetmeyenlerse toplama kamplarında kurulacak gaz odalarında topluca imha edilecekti. Hiçbir Yahudi grubunun kaçmasına, özellikle de Filistin’e göçüp örgütlenmelerine kesinlikle fırsat verilmeyecekti. Bu konuda müsamaha gösteren devletler, düşman saflarına katılmış kabul edilerek gerektiği şekilde cezalandırılacaktı.

Bu haber, Ankara’da ciddi bir endişe uyandırdı. Kapalı kapılar ardında peşi sıra toplantılar yapıldı. Ve uzun tartışmalardan sonra ortaya şöyle bir karar çıktı: ‘’Türkiye, bugüne kadar başarıyla yürütmekte olduğu tarafsızlığına halel getirebilecek uygulamalardan uzak durma politikasına aynı şekilde devam edecektir.’’

Struma gemisi ve yolcuları gibi konular, bu politikanın gerçekleşmesi için son derece önemli bir risk oluşturmaktaydı. En doğru şey, bu gemiden bir an önce kurtulmaktı. Geminin bir an önce Türk karasularından uzaklaştırılması gerekiyordu. Bu amaçla İstanbul Limanı’ndan çıkartılması ve Karadeniz’e terk edilmesi en uygun çözüm gibi görünüyordu.

Ataması yeni yapılan emniyet müdürü Sadullah Sefer, 22 Şubat sabahı Ankara’dan hiç beklemediği bir telgraf emri aldı: ‘’ Sarayburnu açıklarında demirlemiş olan Struma adlı gemi, derhal Şile açıklarına çekilsin.’’

Gemi Karadeniz’e yaklaşırken akıllarına İstanbul Limanı’na girerken hazırlamış oldukları bez afişler geldi. Afişleri tekrar çıkarıp çığlık çığlığa ‘’YARDIM!’’ diye bağırdılar.

Struma’nın son yolculuğu yaklaşık beş saat sürdü. Saat 22.00 gibi Karadeniz’e ulaştılar. Kıyının yaklaşık üç mil kadar açığında römorkör ayrıldı. Ayrılırken de çıktıkları deliğe geri dönmeleri söylendi.

VE… ACI SON GELDİ

‘’Deniz Kuvvetleri’ne:

Faşist ülkelerden Filistin’e Yahudi göçmen taşıma gerekçesi ve bahanesiyle Karadeniz’e açılan gemilerin tamamı, Sovyetler Birliği’nin düşmanı ülkelerin ajanlarını taşımaktadır. Bu nedenlerde bandıraları her ne olursa olsun, şüpheli bulunan bu tür gemilerin mutlaka batırılması gerekmektedir. Deniz kuvvetlerimizin bu konuda son derece dikkatli olmalarını ve gerekenin tereddüt etmeden yerine getirilmesini emrediyorum.

Stalin

Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Genel Sekreteri

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Başbakanı

Muzaffer Kızıl Ordu Başkumandanı

İlerici Halklar’ın Büyük Önderi’’

Bir de not eklenmişti bu emir mesajına: ‘’Emri hakkıyla yerine getirmeniz için yardımcı olmak ve nezaret etmek üzere Parti Komiseri Yuri Necef ve yardımcısı Vladimir Koskef, bugün geminize gelecektir.’’

Bir saat kadar sonra, askeri bir bot denizaltıya yaklaştı. Parti Komiseri Yuri Necef ve yardımcısı Vladimir Koskef güverteye çıktılar. Törenle karşılandılar.

‘’Komiser yoldaş…’’ dedi kaptan Denezko. ‘’Ziyaretiniz bizim için gerçekten büyük bir şeref. Fakat eğer yanlış anlamazsanız, izninizle bir şey sormak istiyorum. Ne oldu da savaş gemilerini bu şekilde denetlemeye karar duydunuz?’’

‘’Stalin yoldaşın bir emri var.’’

‘’Düşman gemilerinin batırılmasıyla ilgili yeni emirden söz ediyorsanız, biz bu emri yaklaşık bir saat kadar önce aldık. Ne gerekiyorsa satırı satırına yerine getireceğiz.’’

‘’Sadece düşman gemilerini değil, tarafsız ülke bandıralılar dahil olmak üzere karşınıza çıkan bütün gemileri batıracaksınız.’’

Uluslararası deniz yasaları çiğnendi. Tüm bu emirlere karşı istisna olan tek şey vardı; Orak-Çekiç amblemli gemilere dokunulmaması.

Bir Türk balıkçı teknesi ve Çankaya isimli bir gemi ShCh-213 tarafından vuruldu. Ve, Struma gemisi de öyle.

‘’BU YOLCULUK BİTTİ…’’

Anadolu Ajansı, 24 Şubat 1942 günündeki haberleri içerisinde şöyle bir resmi açıklamaya yer verdi:

‘’Anadolu Ajansı’nın salahiyettar membadan haber aldığına göre, içinde 769 Romanyalı Yahudi bulunan Panama bandıralı Struma vapuru İstanbul’a 15 Kanunuevvel 1941 tarihinde geldi. Gemi, makinesinde tamiri müşkül ve hatta kasten olduğu intibaını veren arızaların bu Yahudiler’i kabul edebilmesi ihtimali olan devletlerin Ankara’daki mümessillerine birkaç defa müracaat edildiği gibi bu Yahudiler’i geldikleri memlekete iade etmek imkanı olup olmadığı araştırıldı. Diğer taraftan da bu Yahudiler’e ya yollarına devam etmeleri veya geri dönmeleri için birkaç kere tebligatta bulunuldu. Müracaat edilen devletlerden kimi alaka göstermedi, kimi de kabul edemeyeceğini bildirdi. Romanya’nın Ankara sefiri de bunların Romanya tebaalı Yahudi olduklarını, memleketi yolsuz bir şekilde terk ettiklerini ve kendilerinin Romanya’ya kabulünün asla bahis mevzuu olamayacağını bildirdi.

Geminin tamiri hitam bulduğu halde, bizzat Yahudiler de ne yollarına devam ettiler, ne geriye döndüler. Çünkü geminin kaptan ve tayfası Bulgar olduğu ve Bulgaristan harp halinde bulunduğu için yollarına devam etmek istemiyorlardı. Binaenaleyh gemiyi geldiği denize iade etmekten başka imkan kalmadığı cihetle bu hususta alaka gösterecekleri zannedilen devletlerin mümessillerine haber verildi ve badehu gemi, 23 Şubat’ta Karadeniz’e iade edildi.

Ertesi gün sabahleyin Boğaz dışında Yön Burnu’nun 4-5 mil kadar açığında bir infilaktan sonra geminin batmakta olduğu haber alınarak mahaline tahlisiyeler gönderildi.’’

STRUMA ANITI

İsrail’in Ashdod kentinde bulunan bu anıt, 24 Şubat 1942’de hayatını kaybeden yüzlerce kişinin anısını yaşatıyor.

SON TANIK

Gemiden sadece 16 yaşındaki David Stoliar ve ikinci kaptan Ivanof Dikof bir tahta kirişe tutunarak kurtuldular. İkili sabaha kadar birbirlerini tokatlayarak donmamaya çalışırken, Dikof suya düşünce umutları tükenen Stoliar, cebindeki çakıyla bileklerini kesmek istedi. Parmakları donan Stoliar çakıyı açamadı ama ölmek üzereyken 12 kürekli Türk kurtarma kayığı tarafından bulundu. Şile açıklarında yaşanan facianın son tanığı olan İsmail Aslan, hayatını kaybedenlerin cesetlerini denizden çıkarıp defnettiklerini günü daha dün gibi hatırlıyor. Faciadan kurtulan tek isim olan Stoliar ile buluşması ise 2001’de gerçekleşmiş;

10 yıl önce barakama bir kadın ile yaşlı bir adam geldi. Kadın Türkçe biliyordu. Adam bana Struma’dan kurtulan David Stoliar olduğunu söyleyince çok şaşırdım. Bana sarıldı ve ellerimi tuttu. 1 saat barakamda kaldılar. Kadın, David’in kitap yazdığını benden de bahsedeceğini ve para istemeyeceğime dair kağıt imzalamamı istediler. Bende imzaladım. Giderken hayatını Şilelilere borçlu olduğunu söyledi.

Bu arada David Stolier, 2014’ün Mayıs ayında 91 yaşında hayatını kaybetti.

MEZARLIĞA YILLAR SONRA ZİYARET

Videoda Struma gemisi için yapılan dalıştan görüntüler bulunmaktadır. Ayrıca Teknik Dalış Takımından (TDT) aldığı destekle çalışmalarını yürüten Sualtı Araştırmaları Derneği de, üç yıllık bir çalışmanın ardından Struma’nın enkazına ulaşmayı başardı. Gemi, İstanbul Boğazı’nın 6 mil kuzeyinde, 70-80 metre derinliğinde bulundu.

SUÇ KABUL EDİLDİ

İkinci Dünya Savaşı’nın gergin atmosferinde, Karadeniz’e giren tarafsız ya da düşman tüm gemilerinin batırılmasına dair gizli emre sahip SSCB donanma birimleri, 24 Şubat sabahı Struma’yı hedef aldı. Olay, askeri arşivlerde şu şekilde geçmektedir; Sc-213 denizaltısı … 24.2.1942 sabahı korumasız vaziyetteki düşman gemisi Struma’ya rastladı … Gemi 1118 metreden başarıyla torpidolandı ve batırıldı … Genç subaylar … Gemi Komutanı ve astsubaylar … ve torpidoyu ateşleyen Kızıl Filo denizcileri … cesaret örneği sergilemişlerdir. Olayın ardından 1942’nin Ekim ayında, SC-213 denizaltısı Karadeniz’e döşenmiş bir mayına çarparak batmıştır. Mayının Romanya tarafından döşendiği iddiası güçlü olmakla birlikte, bir rivayete göre Almanya denizaltı avcısı tarafından batırılmıştır.

YAZARIN NOTU

‘’Benim tezim, bütün halkların, bütün kültürlerin birbiri hakkında önyargılara sahip olduğudur. Eğer bir gün önyargı kelimeleri, yani Avrupa dillerindeki barbar, Japon dilindeki gaijin, Müslümanlardaki kafir, Almanlardaki Ari olmayan gibi önyargı sıfatlarını kaldırabilirsek, amacımıza ulaşabiliriz. Amaç nedir derseniz, bence tam olarak şudur: İnsanın değerinin sadece insan oluşundan geldiği; din, milliyet, cinsiyet, renk, cinsel tercih, siyaset gibi birtakım ön sıfatlarla ayrımcılığa uğratılmadığı bir hümanizm anlayışı.’’

Barışla, sevgiyle ve hoşgörüyle kalın, sevgiler…

Umay Rana Usta

KAYNAKÇA:

Halit Kakınç, Struma (İstanbul: Destek Yayınları, Ağustos 2012) ,231

Hakan Akdoğan, Struma Karanlıkta Bir Ninni (İstanbul: Eksik Parça, Eylül 2019), 151

Bahar Feyzan, Struma (İstanbul : Doğan Kitap, 2014), 336

Zülfü Livaneli, Serenad (İstanbul: Doğan Kitap, Mart 2011), 481

Etiketler

Umay Rana Usta

Dil bölümü öğrencisi olan Umay Rana Usta, sitenin bir zamanlar seslendirmenliğini, yazarlığını ve editörlüğünü yapmıştır ancak şu an görevine yazı işleri koordinatörü olarak devam etmektedir. Kadın Bilim isimli internet sitesinin eski yazarı ve editörü olan Umay Rana Usta, İngilizce'de C2 seviyesine sahip olmakla birlikte, orta seviye Almanca ve giriş düzeyi İspanyolca bilmektedir. Future Science Team oluşumunun aktif üyesi ve Bilim Virüsü isimli topluluğun İzmir ekip gönüllüsüdür. Bilimin her alanıyla yakından ilgilenmekte ve sanatla uğraşmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı