Epistemik Adaletsizlik: Kimin Bildiğine Kim Karar Veriyor?
Yazan: Kübra Nur Canbay
Düzenleyen: Ümit Sözbilir
Özet: Bilginin de dağıtılan bir hak olabileceği fikri felsefeye şaşırtıcı biçimde geç girdi. Bu yazı, kimin sözüne inanıldığını ve kimin deneyiminin adlandırılabildiğini belirleyen mekanizmayı yani epistemik adaletsizliği, mahkeme salonundan kliniğe ve mühendislikten yapay zekâya kadar izliyor.
Giriş
Bir hakkın nasıl dağıtıldığını anlamanın en kestirme yolu, onun kime verilmediğine bakmaktır.
Kaynakların, cezaların ve fırsatların paylaştırılmasını tartışırken dile getirilmeyen bir varsayımdan hareket ederiz: Masadaki herkesin söylediği duyulmakta ve tartılmaktadır. Peki, bazı insanların sözünün değeri tartılmaya başlanmadan önce düşürülüyorsa ne olur?
Bu soru uzun süre felsefenin gündeminde değildi çünkü bilgi kuramı geleneksel olarak bireysel bir mesele sayıldı: bilen bir zihin, bilinen bir dünya ve ikisi arasındaki ilişki. Oysa bilginin çok büyük bir kısmı bize başkalarının sözüyle ulaşır. Dünya hakkında bildiklerimizin ezici çoğunluğunu kendimiz gözlemlemedik; birine inandık. Birine inanmak ise bir kaynak dağıtmaktır. İnandırıcılık dağıtılan bir kaynaksa adaletsiz de dağıtılabilir.
Bu basit çıkarımın adı epistemik1 adaletsizliktir. Kavramı bugünkü hâliyle formüle eden İngiliz felsefeci Miranda Fricker, 2007 tarihli kitabında bunun iki temel biçimi olduğunu söyler [1]. Birincisi, bir kişinin sözüne önyargı nedeniyle hak ettiğinden düşük bir inandırıcılık atfedilmesidir. İkincisi, bir deneyimi anlamlandıracak ortak kavramın toplumda hiç bulunmamasıdır. Kitap 2023’te Türkçeye de kazandırıldı [2].
Bunlar soyut tanımlardır ancak kavramın nerede doğduğuna bakıldığında pek de soyut olmadıkları anlaşılıyor.
Bir Kavramın Doğduğu Yer: Mahkeme Salonu
Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek romanında siyah bir adam olan Tom Robinson kürsüde doğruyu söyler. Söylediklerinde mantıksal bir kusur yoktur, anlattığı hikâye tutarlıdır. Yine de tümü beyaz olan jüri onu mahkûm eder. Jürinin yaptığı, delilleri tartıp yanlış sonuca varmak değildir; jüri, Robinson’ın sözünü daha en baştan başka bir ağırlıkla tartmıştır.
Fricker bunu tanıklık adaletsizliği2 olarak adlandırır ve tanımı şöyle yapar: önyargının, dinleyicinin konuşanın sözüne düşük bir inandırıcılık düzeyi atfetmesine yol açması [1]. Buradaki incelik şudur: Haksızlık, adama bir birey olarak yapılmıyor, ona bilen bir özne olarak yapılıyor. Yani zarar gören şey yalnızca davanın sonucu değil, kişinin bilgi taşıyabilen biri olma sıfatıdır.
Aynı kitabın açılışında ikinci bir sahne var. Yetenekli Bay Ripley’de Marge Sherwood, sevgilisinin kaybolmasıyla ilgili elinde somut kanıt olan tek kişidir. Kanıtı sunar. Dickie’nin babası ona döner ve şunu söyler: “Marge, bir kadın sezgisi vardır, bir de gerçekler.” Marge’ın söylediklerinin doğruluğu tartışılmamış; söyledikleri kim olduğu üzerinden hükme bağlanmıştır.
Mahkeme salonunun bu kavramın doğduğu yer olması tesadüf değildir çünkü mahkeme, inandırıcılığın açıkça dağıtıldığı ve dağıtımın kayda geçtiği ender kurumlardan biridir. Görünmez olan şey orada görünür hâle gelir.
Adı Olmayan Deneyim
Carmita Wood, Cornell Üniversitesinde nükleer fizik bölümünde çalışan kırk dört yaşında bir idari asistandı. Bir öğretim üyesinin ısrarcı davranışları karşısında sağlığı bozulacak duruma geldi ve haziran 1974’te işten ayrıldı. İşsizlik ödeneği için başvurdu ama başvurusu reddedildi: Temyiz kurulu işten ayrılma gerekçesini “kişisel” buldu [3].
Wood’un yaşadığı şeyin bir adı yoktu. Yaşadığını anlatabilseydi kurulun kararı muhtemelen değişecekti ama anlatabileceği bir kavram yoktu. “Cinsel taciz” terimi ertesi yıl, 1975’te tam da Wood’un davası etrafında örgütlenen kadınların içinden çıktı [3].
Fricker buna yorumsal adaletsizlik3 diyor: bir insanın toplumsal deneyiminin önemli bir bölümünün, ortak yorumsal kaynaktaki yapısal bir eksiklik yüzünden kolektif anlayışın dışında kalması [1]. Bu, birincisinden daha sinsi bir adaletsizlik türüdür çünkü faili yoktur. Kurul üyeleri kötü niyetli olmayabilir; kavram yoksa kavram yoktur.
Burada çoğu insanın hayatında en az bir kere yaşadığı o tuhaf deneyimin teorik adı ortaya çıkıyor: bir şeyin yanlış olduğunu bilmek ama neyin yanlış olduğunu söyleyememek.
Hukukun Uzun Sessizliği
Kadının tanıklığının hukuken değersizleştirilmesi bir metafor değil, bir hukuk tarihidir.
İngiliz ortak hukukunun temel metni sayılan Commentaries on the Laws of England’da William Blackstone 1765’te şunu yazar: “Evlilikle birlikte koca ve karı hukukta tek kişidir; kadının hukuki mevcudiyeti evlilik süresince askıya alınır.” [4] Coverture4 denen bu doktrin altında evli kadınlar, eşleri lehine veya aleyhine tanıklık etmeye ehil sayılmıyordu. Yani sorun kadının tanıklığına inanılmaması değildi; kadının tanıklığı hukuken mevcut değildi.
Jüri kurumunda da tablo benzerdir. İngiltere’de 1825 tarihli Jüri Yasası, jüri üyeliğini 21 ila 60 yaş arası erkeklerle sınırlandırmıştı. 1919 tarihli düzenlemeyle yasak kalktı ve ilk kadın jüri üyeleri 1920 yılının temmuz ayı sonunda göreve başladı. Ancak biçimsel eşitlik pratikte karşılığını bulmadı: Jüri üyeliği için gereken mülk şartı nedeniyle 1925 yılında Bristol’de 6.758 erkek jüri ehliyetine sahipken bu sayı kadınlarda yalnızca 1.503’tü. 1965’te kurulan bir komisyon, kadınların hâlâ mevcut jüri havuzunun yalnızca %11’ini oluşturduğunu tespit etti [5].
Amerika Birleşik Devletleri’nde dönüm noktası çok daha geçtir. 1961 tarihli Hoyt v. Florida5 kararında Amerikan Yüksek Mahkemesi, kadınların jüri görevinden muaf tutulmasını, “hâlâ ev ve aile yaşamının merkezi olarak görüldüğü” gerekçesiyle anayasaya uygun buldu [6]. Bu karar ancak 1975 yılının ocak ayında Taylor v. Louisiana ile bozuldu [7].
Bu tarih, yazının belki de en çarpıcı ayrıntısını barındırıyor. Kadınların yargılama ehliyetinin anayasal güvenceye alındığı tarih ile “cinsel taciz” kavramının doğduğu ay arasında yalnızca birkaç ay vardır. Kadınların hüküm verme yetkisi ile kendi deneyimlerini adlandırma yetkisi, tarihsel olarak neredeyse aynı anda kazanıldı.
Hukuk, Fricker’dan on altı yıl önce kendi diliyle yorumsal adaletsizliği tarif etti. 1991 tarihli Ellison v. Brady kararında Amerikan temyiz mahkemesi, taciz davalarında “makul kişi” ölçütü yerine “makul kadın” ölçütünü benimserken gerekçesini şöyle yazdı: “Cinsiyete kör makul kişi ölçütü erkek yanlısı olma eğilimindedir ve kadınların deneyimlerini sistematik olarak yok sayma eğilimindedir.” [8]
Türkiye açısından da bu tartışma açılmış durumda. Gülriz Uygur, yargılamadaki bilgisel adaletsizliği ele aldığı çalışmasında geleneksel önyargıların Türk mahkemelerinde kadınların güvenilir tanık olarak değerlendirilmesini engellediğini savunur [9].
Ölçüldüğü An
Buraya kadar anlatılanlar tarih ve felsefedir. Peki, bu mekanizma bugün ölçülebiliyor mu? Ölçülebiliyor ve ölçüldüğünde ortaya çıkan tablo tahmin edilenden daha karmaşıktır.
En temiz deneylerden biri 2014’te yapıldı. Katılımcılara gerçek parasal teşvikle işe alma kararları verdirildi; işin niteliği iki basamaklı sayıları toplamaktı yani adayın yeteneği nesnel olarak ölçülebiliyordu. Aday hakkında hiçbir bilgi verilmediğinde kadınlar yalnızca %33,9 oranında seçildi. Erkeklerin seçilme olasılığı neredeyse iki katıydı. Daha çarpıcısı, adayların kendi performanslarını beyan etmesine izin verildiğinde durum neredeyse hiç düzelmedi: %32,0. Çünkü erkekler performanslarını ortalama 2,28 doğru toplama işlemi fazla, kadınlar ise 1,17 eksik beyan etti [10].
İkinci ölçüm, gündelik hayatta en çok konuşulan ama en az belgelenen davranışa dairdir: sözün kesilmesi. 2025 tarihli bir çalışma, Amerikan Yüksek Mahkemesinin 1982 ila 2019 yılları arasındaki 3.424 duruşmasını ve 770 binden fazla avukat ifadesini analiz etti. Kadın avukatların sözü, bin kelime başına 0,89 kez daha fazla kesilmişti. Etkinin büyüklüğü şaşırtıcıdır: Cinsiyetin söz kesme üzerindeki etkisi, yargıçla avukat arasındaki ideolojik uyuşmazlığın etkisinin yaklaşık üç buçuk katıdır; erkek yargıçlarda ise beş katından fazladır. Aracılık analizi6, bu etkinin konuşma akıcılığından, ideolojik hizadan veya avukatın deneyiminden geçmediğini, doğrudan olduğunu gösteriyor [11]. Bu bulgu, gündelik dilde “mansplaining”7 diye adlandırılan şeyin ölçülmüş hâlidir: Sözün içeriği değil, sahibi kesilmektedir.
Üçüncüsü, emeğin kayda geçmemesidir. 2022’de Nature’da yayımlanan bir çalışma, 9.778 araştırma ekibindeki 128.859 kişiyi makale ve patent kayıtlarıyla eşleştirdi. Kadınlar araştırma iş gücünün %48,25’ini oluştururken yazarların yalnızca %34,85’iydi. Belge düzeyinde bakıldığında bir kadının aynı işi yapmış olmasına rağmen makalede yazar olarak anılma olasılığı %13,24, patentte anılma olasılığı ise %58,40 daha düşüktü [12].
Peki, bu önyargı nerede yaşıyor? 22.348 katılımcıyı kapsayan bir meta analiz8 bunu net biçimde gösterir: Erkek egemen mesleklerde adayın yetkinliğine dair bilgi belirsiz olduğunda önyargı etkisi belirgindir; bilgi net ve yüksek olduğunda ise etki sıfıra yaklaşır [13]. Yani önyargı boşluğu doldurur ve bilginin az olduğu yerde yaşar.
Bir de bunu adlandırmanın bedeli var. 2011 tarihli bir deneyde katılımcılara kurumsal bir yöneticinin konuşkanlığı hakkında bilgi verildi ve yöneticinin yetkinliğini değerlendirmeleri istendi. Çok konuşan erkek yöneticinin yetkinlik puanı yükseldi, çok konuşan kadın yöneticininki düştü. Kadın ve erkek değerlendiriciler aynı cezayı kesti. Aynı çalışmanın bir başka ayağında, güçlü konumdaki kadınların daha az konuştuğu ve bunun aracısının geri tepme korkusu olduğu bulundu [14].
Felsefe bu duruma bir isim de vermiş. Kristie Dotson, konuşanın dinleyicisinin sözü almaya hazır olmadığını sezerek kendi tanıklığını daha ağzından çıkmadan kırpmasını tanıklığın boğulması9 olarak tanımlıyor [15]. Susmak her zaman susturulmakla aynı şey değildir; bazen susturulacağını bilmektir.
Tıp: Bedeli Yıllarla Ölçülen Adaletsizlik
Ofiste bu mekanizmanın bedeli itibardır; klinikte ise bedeli yıllarla ölçülür.
Tıpta epistemik adaletsizlik yalnızca hastaya inanılmamasıyla ilgili değildir. Bilgi tabanının kendisi belirli bir beden üzerine kurulmuştur. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesinin (FDA) 1977 tarihli kılavuzu, “doğurganlık çağındaki kadınları” erken faz klinik denemelerin dışında bıraktı. Bu kısıtlama ancak 1993’te kaldırıldı ve aynı yıl çıkarılan yasa, kadınların araştırmalara dâhil edilmesini zorunlu hâle getirdi [16].
Sonuç somuttur: FDA, 2013 yılında uyku ilacı zolpidem10 için kadınlara önerilen başlangıç dozunu 10 miligramdan 5 miligrama indirdi. Gerekçe, 10 miligramlık dozdan yaklaşık sekiz saat sonra kandaki ilaç düzeyi güvenlik eşiğini aşanların oranının kadınlarda %15, erkeklerde ise %3 olmasıydı [17]. Yaklaşık otuz yıl boyunca milyonlarca kadın, kendileri üzerinde yeterince denenmemiş bir dozu kullandı.
Ağrı, bu tablonun en iyi belgelenmiş alanıdır. Alanın kurucu metni olan 2001 tarihli bir çalışma, kadınların ağrılarını daha sık ve daha şiddetli bildirdiklerini ancak daha az agresif tedavi gördüklerini ortaya koydu [18]. Yirmi üç yıl sonra, 2024’te yayımlanan bir çalışma 21.851 acil servis kaydını inceledi: Ağrı kesici reçete edilme oranı İsrail’de kadınlar için %38, erkekler için %47; Amerika’da ise %26’ya karşı %31’di. Daha rahatsız edici bir ayrıntı da var: Triyaj11 hemşireleri kadınların ağrı puanını erkeklerinkinden daha seyrek kaydetmişti (%37’ye karşı %41) [19]. Yani ağrı yalnızca daha az tedavi edilmiyor aynı zamanda daha az kaydediliyor.
Kalp hastalıklarında ise mesele doğrudan bir kelimenin içine yerleşmiştir. Uzun yıllar boyunca kadınlarda görülen kalp krizi belirtileri “atipik” olarak tanımlandı. Oysa 18 ila 55 yaş arası 2.009 kadın ve 976 erkekle yürütülen VIRGO çalışması, göğüs ağrısının kadınların %87’sinde, erkeklerin %89,5’inde görüldüğünü ortaya koydu; aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,185) [20]. “Atipik” olan kadınların semptomları değildi; tipik kabul edilen şey erkeklerin semptomlarıydı.
2021 yılında Amerikan Kalp Derneği ve Amerikan Kardiyoloji Kolejinin ortak kılavuzu bu kelimeyi resmen geri çekti. Kılavuzun kendi özetinde şöyle yazar: “‘Atipik’, göğüs ağrısı için yanıltıcı bir tanımlayıcıdır ve kullanılması önerilmez.” [21] Bir mesleğin kendi kavramını iptal etmesi, yorumsal adaletsizliğin nadiren bu kadar açık biçimde düzeltildiği bir andır.
Ancak bedel çoktan ödenmişti. İngiltere ve Galler’de 243 hastanede 564.412 kalp krizi hastasını kapsayan bir analiz, kadınlarda başlangıç tanısının hatalı olma olasılığının yaklaşık %50 daha yüksek olduğunu gösterdi. Hatalı başlangıç tanısı alan hastaların otuz günlük ölüm riski ise %70 artıyordu [22].
Yukarıda değinilen VIRGO çalışmasında bir veri daha var ve belki de hepsinden çarpıcı: Kalp krizinden önce benzer şikâyetlerle sağlık kuruluşuna başvuranların oranı kadınlarda %29,5, erkeklerde %22,1’di. Ancak bu hastalar arasında hekimin belirtileri kalp dışı bir nedene bağladığı oran kadınlarda %53,4 iken erkeklerde %36,7’ydi (p<0,001) [20]. Yani kadınlar daha sık başvurmuş ama daha seyrek ciddiye alınmıştı.
Felsefe bu tabloyu da adlandırmış durumda. Havi Carel ve Ian James Kidd, hastaların “bilişsel güvenilmezlik ve duygusal istikrarsızlık gibi özelliklerin varsayımsal olarak atfedilmesi yoluyla” tanıklık adaletsizliğine özellikle açık olduklarını savunur [23]. Kadın hastanın “kaygılı” diye kodlanmasının teorik adı budur.
Mühendislik: Normun Bedeni
Aynı yapı, neredeyse hiç insan ilişkisi içermeyen bir alanda da karşımıza çıkar.
Araç güvenliği regülasyonları12 on yıllar boyunca tüm yetişkin nüfusu temsil etmek için 50. persentil13 erkeği kullandı. “Kadın” mankeni ise bağımsız bir ölçüm çalışmasının ürünü değildir: Regülasyonun kendi metninde 50. persentil erkek mankeninden ölçeklenerek türetildiği yazılıdır. Boyutsal olarak on iki ya da on üç yaşındaki bir kız çocuğuna denk düşer [24]. Ortalama bir kadını temsil eden manken ise bugün hâlâ hiçbir regülasyonda yoktur.
Kasım 2025’te Amerikan ulaştırma otoritesi yeni bir kadın manken için yalnızca tasarım şartnamesini onayladı ancak kullanımı zorunlu tutulmadı. Ağustos 2026’da yayımlanan yol haritası ise fiilî uygulamayı 2031 yılına yerleştiriyor.
Burada dürüst olmak gerekir çünkü bu alandaki en çok tekrarlanan veri artık güncel değildir. Emniyet kemeri takan kadın yolcuların ciddi yaralanma olasılığının %73 daha yüksek olduğu bulgusu doğrudur ama eski araç filolarına dayanır. Amerikan otoritesinin kendi analizine göre kadınların fazladan ölüm riski 1960 ila 2009 model yılları için %18,3 iken 2010 ila 2020 modellerinde %6,3’e inmiştir. Bağımsız bir çalışma 2010 ila 2020 model otomobiller için hâlâ anlamlı bir fark bulmaktadır ancak bu fark yaklaşık yarıya inmiş durumdadır [25]. Doğru cümle şudur: Gerçek ve ölçülebilir bir eşitsizlik var; azaldı, kapanmadı.
Düzelen ve Düzelmeyen
2023’te yayımlanan, 85 saha deneyi ve 361.645 iş başvurusunu kapsayan ön kayıtlı14 bir meta analiz; karma ve erkeklere özgü kabul edilen mesleklerde kadın adaylara yönelik ayrımcılığın yaklaşık 2009’dan itibaren ortadan kalktığını hatta hafifçe tersine döndüğünü gösterir. Aynı çalışmanın ilginç bir ayağı daha var: Eşlik eden öngörü anketinde ne bilim insanları ne de sıradan katılımcılar bu değişimi tahmin edebildi [26]. Bu bulgu, epistemik adaletsizliğin sona erdiği anlamına gelmez; aksine tam tersini gösterir. Çünkü aynı dönemde düzelmeyen şeylerin listesine bakmak yeterlidir: sözün kesilmesi, ortak emekte kredinin dağıtılması, ağrının kayda geçirilmesi ve kişinin kendi bedeni hakkında güvenilir tanık sayılması. Düzelen her şeyin ortak özelliği, resmî bir karar noktası barındırmasıdır: sayılan, denetlenen, kayda geçen bir an. Düzelmeyen her şeyin ortak özelliği ise kimsenin bunları saymıyor oluşudur. Yani adaletsizlik ortadan kalkmadı; ölçülmeyen katmana taşındı. Bu, Fricker’ın kavramının en derin hâlini doğrular. En dayanıklı adaletsizlik, tam da onu ölçmek için gereken kavrama sahip olmadığınız adaletsizliktir.
Cinsiyetsiz Bir Dil Yeterli mi?
Bu noktada Türkçe konuşan okur için doğal bir soru belirir: Türkçede dilbilgisel cinsiyet15 yoktur. “O”, hem kadın hem erkek anlamına gelir; “insan” cinsiyetten bağımsızdır. Eğer sorunun kaynağı dilse Türkçe korunmuş olmalıdır.
Korunmuyor ve bunun deneysel kanıtı var.
2023 tarihli bir çalışmada Türkiye ve Finlandiya’dan 428 katılımcıya, cinsiyet açısından tamamen dengeli biçimde yazılmış bir kişi tarifi okutuldu; tarifte yalnızca nötr zamir kullanıldı. Ardından katılımcılardan tarif edilen kişinin kim olduğunu ikisi kadın ikisi erkek olan dört fotoğraf arasından seçmeleri istendi. Türkçe konuşanlar %80,8 oranında bir erkek fotoğrafı seçti. Finlandiya’da ise bu oran %71,7 idi ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi [27].
Bu son ayrıntı çok önemlidir çünkü Finlandiya küresel cinsiyet eşitliği sıralamasında ikinci, Türkiye ise 135. sıradadır. Buna rağmen nötr zamirin uyandırdığı zihinsel imge iki ülkede ayırt edilemiyor. Yani “Türkiye’de böyle çünkü Türkiye eşitsiz.” açıklaması bu bulgu karşısında ayakta kalmaz.
Dil bilimsel çalışmalar da aynı yöne işaret ediyor. Türkçe konuşanlar, hiçbir dilbilgisel zorunluluk olmadığı hâlde çeviri yaparken cinsiyet işaretleyicileri eklemekte ve bunu asimetrik biçimde yapmaktadır: Kadın cinsiyeti bağlamların yaklaşık yarısında işaretlenirken erkek cinsiyeti çok küçük bir oranda işaretlenir [28]. Türkçenin kendi sözlüğü de bu asimetriyi taşır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde “adam” kelimesinin birinci anlamı “insan”, ikinci anlamı “erkek kişi”dir. “İnsanoğlu”, “bilim adamı”, “devlet adamı” ve “iş adamı” gibi birleşik kelimeler ise erkekliği tam olarak epistemik yetkenin dağıtıldığı alanlarda yani bilimde, devlette ve ticarette yapısal hâle getirmiştir. “Bilim insanı” ifadesinin bir kampanya konusu olması bile başlı başına bunun kanıtıdır.
Sonuç açıktır: Dil bilgisel nötrlük bir kalkan değildir. Nötr zamir boş bir yer değil, varsayılan bir yerdir; o varsayılan da erkektir.
Yeni Bir Altyapı
Bu tabloyu bugün özellikle önemli kılan şey, inandırıcılığın dağıtımının giderek yeni bir altyapıya devredilmesidir.
Büyük dil modelleri tam da yukarıda tarif edilen külliyat16 üzerinde eğitiliyor. Sonuçlar ise basit bir “önyargılı” etiketinden daha ilginçtir. 2025 tarihli bir çalışma, standart ölçütlerde önyargısız görünen sekiz hizalanmış17 modelin buna rağmen yaygın kalıp yargı çağrışımları taşımaya devam ettiğini ve bunların ayrımcı kararlar üzerinde belirgin etkileri olduğunu gösterir [29]. Bir başkası daha da nettir: Aynı müzakere iletisi, yalnızca gönderenin adı değiştirilerek modellere verildiğinde modellerin verdiği sayısal puanlar değişmiyor ama kategorik önerileri eşleştirilmiş vakaların %16,3’ünde değişiyor [30]. Yani modelin ifade ettiği yargı cinsiyetten bağımsızdır, verdiği karar değildir.
Türkçe bu literatürde özel bir yere sahiptir çünkü cinsiyetsiz bir dilden cinsiyetli bir dile çeviri, önyargıyı ölçmek için doğal bir laboratuvardır. 2021 tarihli bir çalışma, Türkçeden İngilizceye çeviride erkek özneli cümlelerin %47,7’sinde cinsiyetin nötr bırakıldığını, kadın özneli cümlelerde ise bu oranın yalnızca %25 olduğunu saptadı [31]. Türkçenin nötrlüğü erkekler için korunuyor, kadınlar için siliniyor. 2025 tarihli daha güncel bir çalışma ise Türkçe dâhil altı cinsiyetsiz dilde yapılan testlerde liderlik ve profesyonel başarı bağlamlarında erkek zamiri tercihinin kadın zamirine oranını dört ila altı kat arasında ölçmektedir [32].
Sonuç
Epistemik adaletsizlik bir nezaket sorunu değil, bir bilgi sorunudur.
Bir kişinin sözü hak ettiğinden az tartıldığında yalnızca o kişiye haksızlık edilmiş olmaz; topluluğun elindeki bir bilgi kaynağı israf edilir. Yanlış teşhis konur yanlış doz verilir yanlış manken tasarlanır yanlış aday işe alınır. Adaletsizliğin bedelini yalnızca adaletsizliğe uğrayan ödemez.
Bu yazının izini sürdüğü tarih, iyimserlik için de kötümserlik için de yeterli malzeme sunar. Sayılan yerler düzeldi: Mahkeme kararları değişti, kılavuzlar yeniden yazıldı, kelimeler geri çekildi, denetlenen kapılar temizlendi. Ancak düzelmenin ölçmeye bağlı olduğu ortaya çıktı; ölçmek ise önce adlandırmayı gerektirir.
Bu yüzden Carmita Wood’un hikâyesi hâlâ merkezde durur. Onun yaşadığı şey 1974’te de gerçekti; eksik olan gerçeklik değil, kavramdı. Bugün de sayısız insan, adı henüz konmamış bir deneyimi yaşıyor olabilir.
Adalet üzerine konuşmaya devam edeceğiz. Ama belki de asıl ilerlemeyi, adaletsizliğin henüz adı olmayan biçimlerini adlandırmaya çalışarak kaydedeceğiz.
1Yunanca epistēmē (bilgi) kökünden gelir; bilgiye, bilginin kaynağına ve geçerliliğine ilişkin olan anlamında kullanılır. Epistemoloji, bilgi kuramı demektir.
2İng. testimonial injustice. Türkçede “tanıklığa özgü adaletsizlik” ve “tanıklığa ilişkin adaletsizlik” karşılıkları da kullanılmaktadır.
3İng. hermeneutical injustice. Türkçede henüz yerleşik bir karşılığı yoktur; “yorumlayıcı adaletsizlik”, “yorumbilgisel adaletsizlik” ve “hermenötik adaletsizlik” biçimleri de dolaşımdadır.
4İngiliz ortak hukukunda, evli kadının hukuki kişiliğinin kocasının kişiliği içinde eridiğini öngören doktrin. Türkçeye yerleşmiş bir karşılığı olmadığı için genellikle çevrilmeden kullanılır.
5Latince versus (karşı) kelimesinin kısaltması. Anglo-Amerikan hukukunda dava adlarında tarafları ayırmak için kullanılır.
6İng. mediation analysis. Bir etkinin hangi ara değişken üzerinden işlediğini sınayan istatistiksel yöntem. Etki hiçbir ara değişkenden geçmiyorsa doğrudan sayılır.
7İng. man (erkek) ve explaining (açıklamak) kelimelerinin birleşiminden türetilmiş bir kavram. Bir erkeğin, kadın muhatabının konuyu bilmediğini varsayarak ona açıklama yapmasını anlatır.
8Aynı soruyu araştıran birçok bağımsız çalışmanın sonuçlarını istatistiksel olarak birleştiren araştırma türü. Tek bir çalışmadan daha güvenilir sonuç verir.
9İng. testimonial smothering.
10Uykusuzluk tedavisinde kullanılan bir etken madde; ticari adlarından biri Ambien’dir.
[11]Fr. triage. Acil servise gelen hastaların aciliyet derecesine göre sınıflandırılması işlemi.
12Burada bağlayıcı teknik mevzuat anlamında kullanılmıştır; üreticinin uymak zorunda olduğu asgari güvenlik kuralları.
13Bir dağılımdaki yüzdelik dilim. 50. persentil erkek, boy ve kilo bakımından ortada yer alan erkeği temsil eder; 5. persentil ise en küçük yüzde beşlik dilimi.
14İng. preregistered. Hipotezin ve analiz planının, veri toplanmadan önce kamuya açık biçimde kaydedildiği araştırma. Sonuca göre yöntem değiştirmeyi engellediği için kanıt değeri yüksektir.
15İng. grammatical gender. Adların ve onlara bağlı sözcüklerin eril, dişil, nötr gibi sınıflara ayrıldığı dil sistemi. Almanca, Fransızca ve Arapça bu tür dillerdendir; Türkçe değildir.
16İng. corpus. Bir dil modelinin eğitildiği metin yığınının bütünü.
17İng. aligned. Çıktıları, insan geri bildirimiyle belirli değer ve davranış ölçütlerine uydurulmuş yapay zekâ modeli.





