
Piyasa Nasıl Doğdu? Görünmez El’den Meta Fetişizmine
Yazan: Gayet Erdek
Düzenleyen: Ümit Sözbilir
Özet: Bu yazı; piyasanın kendiliğinden işleyen doğal bir denge mekanizması mı yoksa tarihsel olarak inşa edilmiş bir kurum mu olduğu sorusunu iktisat düşüncesinin üç temel figürü üzerinden ele almaktadır. Çalışmada Adam Smith’in piyasayı insan doğasının kendiliğinden bir uzantısı olarak gören yaklaşımı, Karl Polanyi’nin “gömülü ekonomi” tezi ve Karl Marx’ın artı değer ile meta fetişizmine odaklanan sömürü analizi karşılaştırmalı bir perspektifle incelenmektedir.
Giriş
Çevrim içi alışveriş uygulamalarında dolaşırken görülen herhangi bir ürünün fiyatını belirleyen temel unsurun piyasadaki arz ve talep dengesi olduğunu düşünmek kolaydır. Gerçekte ise bir ürünün fiyatı belirlenirken perakende zincirlerinin kâr marjı stratejisinden lojistik altyapı maliyetlerine, uluslararası ticaret anlaşmalarından hükûmetlerin tarım sübvansiyonlarına kadar çok çeşitli değişkenler hesaba katılır. Bunun yanı sıra üretim sürecindeki insan emeğinin (bir başka deyişle insanın ücret karşılığında mübadele ettiği kendi yaşam süresinin) niceliksel bir değere indirgendiğini kavramak çok daha zordur. Paranın evrimini takip eden bu yazı dizisinde Yap Adası’nın devasa Rai taşlarından [1], itibari paranın doğuşuna [2], küresel krizlerin yarattığı güven sarsıntısına [3] ve en nihayetinde kripto paralar gibi alternatiflerin merkeziyetsizlik vaadine uzanan bir yolculuğa çıkıldı [4].
Bu çalışmada, söz konusu tarihsel süreçte merkezî bir yer tutmasına karşın kuramsal çerçevesi henüz bütünüyle çizilmemiş olan piyasa (market) kavramı ele alınacaktır. Bu odak, aynı zamanda yazı dizisi açısından kuramsal bir dönüm noktası niteliğindedir: Şu ana kadar paraya ağırlıklı olarak iktisadi bir perspektifle yaklaşılmışken bu aşamadan itibaren sosyolojinin, pazarlamanın ve insan davranışının alanına geçilmektedir; zira piyasa yalnızca soyut rakamlardan ibaret olmayıp doğrudan insani ve toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür.
Klasik iktisadın kurucusu olarak anılan Adam Smith’in 18. yüzyılda formüle ettiği “görünmez el”(invisible hand) metaforundan günümüzün platform ekonomisine uzanan tarihsel çizgide, piyasanın nasıl oluştuğu ve kimler tarafından şekillendirildiği incelenecektir [5]. Böylece yüzyıllardır tartışılan “Piyasanın kurallarını kim koyuyor?” sorusu, bu çalışmanın temel izleği olarak yeniden ele alınmaktadır.
1. Piyasa Nedir?
Paranın evrimini ele alan bu çalışma dizisinde para, yalnızca bir mübadele aracı olarak konumlandırılmıştır. Asıl yanıtlanması gereken soru ise bu mübadelenin gerçekleştiği alanın yani piyasanın nasıl oluştuğudur.
Piyasa (market) kavramı gündeme geldiğinde akla ilk gelen olgu, alışverişin fiilen gerçekleştiği mekân olan pazardır. Günlük dilde bu iki kavram sıklıkla birbiri yerine kullanılsa da aralarında kuramsal bir fark bulunmaktadır. Pazar; mahalle pazarı veya tarihî bir çarşı gibi alıcı ile satıcının buluştuğu somut bir alandır. Piyasa ise döviz, hisse senedi veya emek piyasalarında görüldüğü üzere mekândan bağımsız, soyut bir ilişkiler sistemidir; aynı zamanda ekonomideki tüm pazarları ve sektörleri kapsayan geniş bir şemsiye kavram niteliğindedir. [6]
Kavramsal farklılıkların netleşmesinin ardından piyasanın mahiyeti ve ortaya çıkış koşulları önem kazanmaktadır. Nitekim önceki çalışmada paranın bir piyasa ürünü olduğuna değinilmiş olsa da bu yapının tarihsel süreçte nasıl biçimlendiği sorusu ayrıca yanıtlanmayı beklemektedir.
İktisat tarihinde bu soruya iki temel cevap verilmiştir. İlki piyasanın doğal yani insan doğasının kendiliğinden ortaya çıkan bir sonucu olduğu yönündedir. Bu görüşün en ünlü savunucusu, klasik iktisadın kurucusu olarak anılan Adam Smith’tir. Smith, 1776’da yayımladığı Milletlerin Zenginliği (The Wealth of Nations) adlı eserinde piyasayı, insan doğasında kaçınılmaz olarak var olan takas eğiliminin bir sonucu olarak tanımlar. [5] Smith, bu süreci tarihsel bir örnekle şöyle açıklar: Avcı ve çobanlardan oluşan bir kabilede el yatkınlığı bulunan bir kişi, ok ve yay yapımında ustalaşır. Ürettiği bu silahları, kabiledeki sığır ve diğer av etleriyle takas eder. Zamanla bu takas, tek başına ava çıktığında elde edeceği etten daha fazlasını getirir. Takasın sağladığı faydayı gören bu insan, bir süre sonra kabilenin silahçısına dönüşür. Smith bu örnekle insanların bireysel ihtiyaçlarını karşılamak adına kendi çıkarları doğrultusunda yaptıkları eylemlerin dolaylı olarak toplumsal faydaya da hizmet edebileceğini savunur. Buna karşın Smith, her bencil eylemin kendiliğinden toplumsal fayda getireceği yanılgısına düşmez; fiyatları yapay biçimde artırmaya dönük manipülatif eylemlere ve tekelci girişimlere açıkça karşı çıkar.
Smith, bireylerin rasyonel kişisel çıkarlarının toplum refahına nasıl hizmet ettiğini fırıncı örneğiyle açıklar: Fırıncı, kasabadaki insanlar aç kalmasın diye değil, kendi geçimini ve kazancını temin etmek amacıyla ekmek üretir. Bu analoji, piyasa içerisindeki tüm mübadele ilişkileri için geçerlidir. Smith’e göre bireylerin yalnızca kendi çıkarlarını gözeterek iktisadi faaliyette bulunması, görünmez el aracılığıyla nihayetinde toplumun genel refahına da katkı sağlamaktadır. Smith’in insan doğasına ilişkin bu yaklaşımı, sanılanın aksine onun salt bir iktisatçıdan ziyade bir ahlak felsefecisi olmasından kaynaklanır. Görünmez el kavramı Smith’in Milletlerin Zenginliği (The Wealth of Nations) eserinde yalnızca bir kez, bütün metinlerinde ise toplamda üç kez geçmektedir. Buna karşın bu kavram, klasik iktisadın ve piyasanın kendi işleyişine bırakılması gerektiği savının temel dayanağını oluşturmuştur. [5]
Adam Smith’in yaşadığı dönemde Isaac Newton’ın fizikte ortaya koyduğu mekanik evren modeli ve doğa yasaları, Aydınlanma Çağı’nın tüm düşünce sistemlerini derinden etkilemişti. Evrenin belirli doğa kanunları çerçevesinde işlemesi gibi toplumsal ve iktisadi hayatın da kendine ait doğal yasaları olduğuna inanılıyordu. Nasıl ki gezegenler fiziksel yasalarla dengede duruyorsa piyasa da dışarıdan bir müdahaleye gerek kalmaksızın kendi iç dinamikleriyle dengelenmekteydi. Bu mekanik denge anlayışı, daha sonra “Her arz kendi talebini yaratır.” biçimindeki Say Kanunu ile somutlaştı [7]. Bu kabule göre piyasaya dışarıdan yapılan her müdahale, yalnızca söz konusu doğal düzeni bozan bir unsur olarak görülmüştür.
Klasik iktisadın piyasayı doğal bir denge mekanizması olarak gören bu varsayımı, zamanla köklü bir itirazla karşılaştı. Bu anlayışa antropolojik çerçeveden yöneltilen en kapsamlı eleştirinin sahibi ise Macar asıllı iktisat tarihçisi ve sosyolog Karl Polanyi idi. Polanyi, 1944’te yazdığı Büyük Dönüşüm (The Great Transformation) adlı başyapıtıyla klasik iktisadın “doğal düzen” kurgusuna karşı tarihsel ve antropolojik bir karşı tez ortaya koydu. [8]
Polanyi’ye göre piyasa hiç de doğal bir olgu olmayıp aksine tarihin en yapay ve zora dayalı biçimde inşa edilmiş sistemlerinden biriydi. Nitekim kendisi Büyük Dönüşüm eserinde bu durumu, “Piyasa doğal bir sistem değildir; tarihsel olarak inşa edilmiştir.” sözleriyle tanımlar. Polanyi’nin eleştirisini güçlü kılan temel unsur, doğrudan klasik iktisadın kök varsayımlarını hedef almasıydı. Eleştirinin ilk hedefi piyasa fiyatlarının, bireylerin fayda maksimizasyonu sonucunda doğal olarak dengeye geleceğini öne süren fayda teorisiydi. İkinci hedef ise piyasanın kendiliğinden işleyen doğal (laissez-faire) bir düzen olduğu iddiasıydı. [9] Polanyi, klasik iktisadın egemen olduğu bir dönemde piyasanın devlet eliyle hatta doğrudan devlet şiddetiyle inşa edildiğini ve kurumsal bir müdahale olmaksızın asla işleyemeyeceğini savundu. Bu savı destekleyen temel tarihsel dayanak ise piyasa mekanizması devlet zoruyla kurulmadan önce ekonomik hayatın bütünüyle toplumsal dokunun içine gömülü (embedded economy) olduğu gerçeğiydi. [8]
Sanayi öncesi toplumlarda piyasa her zaman sosyal ilişkilere gömülüydü (embedded). Ekonomik faaliyetler; dayanışma, toplumsal statüyü koruma ve aç kalmama gibi sosyal amaçlarla yürütülürdü. Geleneksel topluluklarda ekonomiyi yönlendiren unsurlar arz-talep dengesi değil; karşılıklılık (reciprocity), yeniden dağıtım (redistribution) ve ev idaresiydi (householding). Dayanışma ve karşılıklılık ilkesine dayanan bu faaliyetler sayesinde toplumlar, açlık çekmeden hayati işlevlerini sürdürebiliyordu. Polanyi, sanayi öncesi topluluklarda avlanan kişilerin bu eylemleri karşılığında hiçbir maddi karşılık talep etmemesini söz konusu yapıya somut bir örnek olarak gösterir. Kabilenin avcıları getirdikleri avla topluluğu açlıktan kurtardığında diğer üyelerle yazılı olmayan şu dayanışma bağını kuruyordu: “Bir gün avlanamaz hâle geldiğimde, bugün paylaştığım bu avların karşılığı, topluluğun bana da bakması olacaktır.”
Gömülü ekonomi, toplumda kabul görme ve statü kazanma açısından kritik bir sistemdi. Kabile ve avcı örneği çok uzak geçmişe ait gibi görünse de tarımla uğraşan köylülerin imece usulü uygulamaları bu gömülü ekonominin çarpıcı bir örneğidir. Hasat zamanında komşular birbirinin tarlasına yardım ederken kimse ücret talep etmez veya çalıştığı saati saymazdı; ancak bu pratik de nihayetinde zamanı geldiğinde karşılığı beklenen bir tür toplumsal mübadele niteliğindeydi. Söz konusu karşılıklılık ilişkisi ticari bir sözleşmeye değil, büyük ölçüde toplumsal konuma ve saygınlığa dayanırdı. Örnekleri çoğaltmak mümkün olsa da Polanyi, ekonominin toplumun içine gömülü olduğu bu geleneksel düzenin piyasa ekonomisiyle birlikte kökten değiştiğini savunur. Bu noktada böylesine karşılıklı ilişkiler içinde yaşayan insanların paraya neden ihtiyaç duydukları ya da emeklerini yani yaşamlarını bir fabrikaya satıp karşılığında ücret alacakları bir sisteme ne sebeple gereksinim duydukları sorusu öne çıkmaktadır.
Geleneksel toplumsal dokuya işlemiş olan gömülü ekonominin çözülerek kendi kurallarını topluma dayatan özerk bir sisteme dönüşmesi, Sanayi Devrimi ile gerçekleşti. Genellikle buhar makineleri, teknik buluşlar ve üretim artışıyla anılan bu süreç; Polanyi’ye göre teknik bir sıçramadan ziyade, insanın ekonomiyle kurduğu tarihsel bağı kökten koparan toplumsal bir kırılmaydı. 19. yüzyıl Avrupası’nda piyasa mekanizması derinleştikçe imece gibi kolektif dayanışma ağları tasfiye edilerek yerini ücretli işçiliğe bıraktı. Kırsal nüfusun mülksüzleştirilerek fabrikalara sürülmesi ise kendiliğinden gelişen gönüllü bir tercih değil, toplumu piyasanın emrine sokan zora dayalı bir dönüşümdü.
Sanayinin çarkları, buhar makineleri ve seri üretime dayalı fabrika sistemi, büyük ölçüde insan gücüne ihtiyaç duymaktaydı. Bu insan gücünün nasıl sağlanacağı ise temel bir sorun olarak öne çıkmaktaydı; nitekim karşılıklılık ilkesine dayanan geleneksel düzeni terk ederek ağır fabrika koşullarında çalışmak, bireylerin gönüllü olarak tercih edeceği bir durum değildi. Dönemin devletleri bu dönüşümün kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini görerek köylülerin topraklarından koparılmasına yönelik müdahalelerde bulundu. Bu doğrultuda, herkesin faydalandığı ve besin sağladığı ortak tarım arazilerine devlet eliyle çitler çekilerek el konuldu. Çitleme öncesi dönemde, İngiltere başta olmak üzere birçok coğrafyada tarım arazilerinin kullanımı mutlak özel mülkiyet anlayışından ziyade köylülerin geleneksel kullanım haklarına (customary rights) ve ortak alan (common land) kültürüne dayanmaktaydı. Bir arazi kâğıt üzerinde bir mülkiyet sahibine ait olsa bile köy topluluğunun o arazide hayvan otlatma, yakacak odun toplama veya hasat sonrasında tarlada kalan döküntüleri toplama gibi dokunulmaz hakları vardı. Bu düzende toprak, kâr maksimizasyonu amacıyla değil, topluluğun varlığını sürdürmesi doğrultusunda düzenlenirdi. Ancak çitleme hareketleri ve çıkarılan yasalarla birlikte bu ortak kullanım hakları tamamen yok edildi; toprak, salt sahibine kâr getiren bir ticari metaya dönüştürülerek yoksullar topraktan koparıldı. [10]
Çitleme hareketleri (enclosure), köylülerin asırlar boyunca ortaklaşa kullandıkları arazilerin çitlerle çevrilerek soylular ve zenginler tarafından özel mülk hâline getirilmesidir. İlk olarak 15 ve 16. yüzyıllarda Britanya’da Tudor Dönemi’nde tezahür eden bu uygulama, 19. yy. da İngiliz Parlamentosunun çıkardığı özel Parliamentary Enclosures yasalarıyla hukuki bir zemin kazanmıştır. Ortak kullanım alanlarının özel mülke devredilmesi, kırsal nüfusun yaşamsal varlığını sürdürebilmek adına elinde kalan tek değer olan emeklerini yani bir daha geri kazanılamayacak yaşam zamanlarını piyasada satmak zorunda kalmalarına yol açmıştır. [11]
Süreç yalnızca toprakların çitlenmesiyle sınırlı kalmamış; 1795 yılında yürürlüğe giren, ekmek fiyatlarına endeksli bir asgari gelir desteği sunarak yaşam hakkını güvenceye alan Speenhamland Yasası da ilga edilmiştir. Bu tür sosyal güvenceler sermayedarların çıkarlarıyla doğrudan çelişmekteydi [12] Çünkü sunulan ücret ne kadar düşük olursa olsun, devletin sağladığı geçim garantisi işçileri ağır fabrika koşullarında uzun saatler çalışmaktan alıkoymaktaydı. Speenhamland Yasası’nın yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte fabrikalar ucuz ve rekabetçi bir “emek piyasası” tesis etmiş oldu.
İngiltere’deki Sanayi Devrimi sürecinde kırsal nüfusun mülksüzleştirilmesi (çitleme hareketleri) temel bir rol oynamış olsa da devletin piyasa mekanizmasını kurmadaki bir diğer zorlayıcı aygıtı sömürgelerdeki vergilendirme politikaları olmuştur. İngiltere başta olmak üzere sömürgeci güçler, geleneksel yaşamlarını sürdüren ve nakdi ekonomiye gereksinim duymayan yerli halkları piyasaya (kapitalist sisteme) dâhil edebilmek adına cebrî vergiler talep etmiştir. Bu doğrultuda yerlilerden hem “kulübe vergisi” hem de yalnızca resmî para birimiyle ödenebilen “Eğitici / Islah Edici Vergi” (impôt moralisateur) toplanmaya başlanmıştır. [13] David Graeber, Borç adlı yapıtında bu vergilendirme rejiminin Fransız General Joseph Gallieni tarafından 1901’de Madagaskar’ın işgalini müteakip yürürlüğe konulduğunu aktarır. Verginin bu adla anılmasının gerekçesi ise Madagaskar halkına çalışma disiplinini ve emeğin değerini aşılama amacı olarak sunulmaktadır. Yalnızca Fransız frangı ile tahsil edilen bu vergiler kanalıyla sömürge yönetimi, hem tedavüle soktuğu parayı cebrî yoldan geri toplamayı hem de halkı nakit elde etmek için çalışmaya zorlamayı hedeflemekteydi. Bu mali yükümlülükler fiziki zorla da pekiştirilmiştir: Fransız idaresi yerel halkı bağımlı kılmak amacıyla ekmek ağaçlarını kesmiş ve doğal besin kaynaklarını tahrip etmiştir. Yaratılan yapay darlık rejimi ve yalnızca sömürgecinin parasıyla ödenebilen vergiler karşısında yerli halk, hayatta kalabilmek için geleneksel yaşam alanlarından koparak sömürge işletmelerinde ücretli işçi hâline gelmek zorunda bırakılmıştır. [13]
Uygulanan vergilendirme ve baskı politikaları temelde tek bir amaca hizmet ediyordu: Köylülerin emeğini piyasada satılabilir bir metaya dönüştürmek. Ağır vergilerini ödeyemeyen ve açlıkla karşı karşıya bırakılan insanlar, hayatta kalabilmek için fabrikalarda emeklerini satarak ücretli sisteme dâhil oldular. Temel besin kaynaklarına erişimi kesilen bu kitleler, kaçınılmaz biçimde seri üretimin birer parçası hâline getirildi. Mübadele edebilecekleri tek değer kendi yaşam zamanları olan insanlar, ağır fabrika koşullarını isteyerek değil önlerinde başka hiçbir seçenek kalmadığı için kabul ettiler. Polanyi bu köklü kırılmayı Büyük Dönüşüm (The Great Transformation) eserinde ayrıntılı biçimde ele alır: Ona göre Sanayi Devrimi, kesintisiz çalışan makinelerin ihtiyaç duyduğu iş gücünü sağlamak adına insanları yalnızca fabrikalara çekmekle kalmamış, onları kadim topraklarından da koparmıştır. Toprakları ellerinden alınan bu insanların piyasada sunabileceği tek şey ise kendi emekleri olmuştur.
Polanyi, piyasanın insanları zor yoluyla mülksüzleştirerek toplumun dışına fırlattığı bu süreci insanlık tarihinde bir “sapma” olarak nitelendirir; çünkü tarihte ilk defa ekonomi, toplumun denetiminden çıkarak kendi kurallarını toplumsal yapıya dayatan özerk bir işleyiş kazanmıştır. Bu yeni sistem; doğası gereği satılık olmayan emeği, toprağı ve parayı alınıp satılan birer metaya dönüştürdü. Polanyi’nin “hayalî metalar” (fictitious commodities) olarak adlandırdığı bu unsurlardan ne insan ne de doğa satılmak amacıyla var edilmiştir. Oysa piyasa mekanizmasının kesintisiz işleyebilmesi için insanı ve doğayı metalaştırmak zorunlu bir ön koşuldu. Böylece piyasa zamanla toplumu bütünüyle kuşattı; zira sistemin sürekliliği, toplumun bizzat bir “piyasa toplumuna” dönüşmesini gerektiriyordu. [8]
Piyasa toplumuna geçiş, yalnızca fiziksel ve iktisadi bir zorlamadan ibaret kalmayıp aynı zamanda ahlaki bir mühendislik süreciydi. İnsanları yalnızca topraklarından koparmak yetmiyor; çalışmanın salt bir mecburiyet olarak değil, ahlaki bir erdem olarak benimsenmesi hedefleniyordu. Dönemin yoksulluk yasaları aylaklığı cezalandırırken edebiyat ve atasözleri de “çalışan demir pas tutmaz” ile “aylaklık şeytanın yastığıdır” gibi anlatılar üzerinden çalışmayı kutsuyordu. Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde ortaya koyduğu gibi, kapitalizm yalnızca fabrikalarla değil, çalışmayı yücelten bir değerler dünyasıyla inşa edildi. Böylece işçi hem karnını doyurabilmek hem de ahlaken makbul bir insan sayılabilmek için çalışmak zorunda bırakıldı. [14]
Temelde piyasa mekanizmasının işleyebilmesi; doğası gereği alınıp satılamayacak olan emeğin, toprağın ve paranın metaya dönüşmesini gerektirmekteydi. İnsanın geri kazanılamayacak yaşam zamanını piyasada ücret karşılığında satması ve doğanın ticari bir mala dönüştürülmesi, kurulan bu yeni düzenin temel karakterini oluşturdu. Bu süreçte insan tarihte ilk kez çifte bir kimlik kazandı: Fabrikada emeğini satan bir ücretli işçi ve üretilen bu malları satın alacak potansiyel bir alıcı. Böylece piyasa mekanizması, hayatta kalabilmek için çalışmaktan başka çaresi kalmayan mülksüz kitleleri geniş bir işçi sınıfına yani proletaryaya dönüştürdü.
2. Marx ve Piyasanın Karanlık Yüzü: Meta Fetişizmi
Polanyi, emeğin tarihsel süreçte nasıl “hayalî bir metaya” dönüştürüldüğünü ortaya koymuş ancak bu mübadele ilişkisinin adil olup olmadığı ve işçinin ürettiği değerin karşılığını tam olarak alıp almadığı meselesini açıkta bırakmıştır. Polanyi piyasa mekanizmasının nasıl inşa edildiği sorusu üzerinde yoğunlaşırken bu piyasanın kimin lehine işlediğini ve bölüşüm dinamiklerini merkeze alan düşünür ise Karl Marx olmuştur.
Marx açısından piyasanın kimin lehine işlediği sorusu temel bir öneme sahipti çünkü piyasa mekanizmasının sürekliliği, emeğin sömürüsüne ve sınıfsal çatışmaya dayanan bir düzeni zorunlu kılıyordu. Bu bağlamda Adam Smith’in öne sürdüğü “görünmez el” varsayımı, sermayedarların çıkarlarını gizleyen ideolojik bir örtü niteliğindeydi. Marx’a göre kapitalist sistemin doğabilmesi için iki karşıt kutbun karşı karşıya gelmesi gerekiyordu: Bir yanda üretim araçlarını elinde bulunduran sermaye sahipleri yani burjuvazi, diğer yanda ise geçimini sağlayabilmek için emek gücünden başka satacak hiçbir şeyi bulunmayan mülksüz işçiler yani proletarya. Kendiliğinden gelişmeyen bu tarihsel ayrışmayı Marx “ilkel birikim” (primitive accumulation) kavramıyla açıklar. İlkel birikim; üreticileri üretim araçlarından, köylüleri ise topraklarından zorla koparan ve mülksüzleştiren şiddet dolu bir tarihsel süreçtir. Marx’ın ifadesiyle bu süreç “saf ve sevimli” bir iktisadi evrim olmaktan bütünüyle uzaktır; aksine insanlık tarihine “kan ve ateşten harflerle” kazınmıştır.
Devlet zoru, köylülerin ortak arazilerine el konulmasını kapsayan çitleme hareketleri, kilise mallarının yağmalanması, sömürgecilik, Amerika yerlilerinin katledilmesi Afrika köle ticareti gibi şiddet tekelli pratikler ilkel birikimin yapı taşlarını oluşturmaktadır. Ellen Meiksins Wood’un vurguladığı gibi tek başına zenginliğin veya servetin birikmesi “sermaye” yaratmaya yetmez; bu birikimin sermayeye dönüşebilmesi için mülkiyet ilişkilerinin kökten değişmesi ve insanları geçim araçlarından koparılarak piyasa zorunluluklarına bağımlı kılınması gerekmiştir. [10]
İlkel birikim süreci, kapitalist piyasa düzeninin yalnızca başlangıç aşamasını oluşturmaktaydı. Piyasa düzeni tesis edildikten sonra zora veya yasal baskıya gerek kalmadı çünkü sistem, eşitsizliği üretirken aynı zamanda bu eşitsizliği görünmez kılan sessiz bir işleyiş geliştirdi: Artı değer ve meta fetişizmi. İlk bakışta piyasa içerisindeki emek adil ve yasal bir mübadele gibi görünür; işçi emeğini sunar, sermayedar ise bunun karşılığını öder ve ortada herhangi bir yasa ihlali ya da gasp bulunmaz. Oysa Marx’a göre asıl yanılsama tam da bu “adil” kisvenin altında yatmaktadır. Nitekim işçinin emeğini piyasada özgür iradesiyle sattığı yanılsamasının ardında sistematik bir sömürü ilişkisi bulunmakta; bu ilişki ise üretim sürecinde yaratılan artı değere el koyulması üzerinden işlemektedir.
Bir işçinin günlük temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayacak değeri üretmesinin 6 saat sürdüğünü varsayalım. Kapitalist, piyasa kurallarına uygun bir biçimde işçiye bu 6 saatin karşılığını eksiksiz öder; ortada eksik bir mübadele yoktur. Ancak sömürü ilişkisi, emek gücünün üretim sürecindeki kullanımında ortaya çıkar. Kapitalist, emek gücünün kullanım değerini iş günü boyunca satın almıştır. İşçi, gerekli emek zamanını (Necessary Labor Time) yani altı saati tamamladıktan sonra çalışmayı sürdürür ve kalan 10 saatlik süre boyunca karşılığı ödenmeyen artı emek (Surplus Labor Time) üretir. Böylece kapitalist, iş gününü gerekli emek zamanının ötesine uzatarak artı emek zamanını yaratır. İşçiye emek gücünün günlük değerini ödeyen kapitalist, işçinin üretim sürecinde yarattığı toplam değerin karşılığını ödemez. Gerekli emek zamanının değişmediği durumlarda iş günün uzatılması ödenmemiş emek zamanını artırarak artı değerin büyümesine katkı sağlar. Marx, bu mekanizmayı “mutlak artı değer” (Absolute Surplus Value) olarak adlandırır. [15]
Marx, sömürü mekanizmasının yalnızca teorik bir hesap olmadığını göstermek amacıyla tarihsel vakalardan somut örnekler sunar. Dönemin bir giysi atölyesinde çalışan yirmi yaşındaki Mary Anne Walkley’nin olağan dönemlerde 16,5 saat, yoğun sezonlarda ise aralıksız 30 saate varan sürelerle çalıştırıldığı ve bu aşırı çalışma koşulları sonucunda yaşamını yitirdiği bilinmektedir. Marx bu vakayı; kapitalistin iş gününü uzatarak işçinin dinlenme zamanını dahi üretim sürecine dâhil ettiği sömürü mekanizmasının somut bir göstergesi olarak aktarır. Nitekim Marx’ın vampir metaforuyla ifade ettiği üzere sermaye, canlı emeği ancak onu emip tüketerek varlığını sürdürebilmektedir. Buna karşın piyasa mekanizması, kapitalistin işçiye “emeğin adil değerini” ödediği ve mübadelenin bütünüyle adil gerçekleştiği yanılsamasını yaratır. Marx’a göre bu zahiri görünüm, sömürü ilişkisinin üretim sürecindeki gerçek niteliğini gizlemektedir. Piyasa mekanizması insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri nesneler arasındaki ilişkiler biçiminde sunduğu için metanın fiyatı, sanki eşyanın doğasından ve kendiliğinden kaynaklanan bir nitelikmiş gibi algılanır. Oysa metanın arkasında insan emeğini barındıran toplumsal bir üretim ilişkisi yatmaktadır. Marx, bu yanılsamayı “meta fetişizmi” (commodity fetishism) kavramıyla açıklar. Bu noktada Smith ile Marx’ın piyasa analizleri belirgin biçimde ayrışır: Smith için piyasa, mikro düzeydeki bireysel çıkarların makro düzeyde toplumsal faydaya dönüştüğü kendiliğinden bir denge alanıyken; Marx için aynı piyasa, sınıfsal tahakkümü ve artı değer sömürüsünü görünmez kılan ideolojik bir sistemdir. [16]
Marx’ın eserlerinde ifade ettiği ilkel birikim, artı değer ve meta fetişizmi; kapitalist üretim ilişkilerinin farklı boyutlarını açıklayan birbiriyle bağlantılı kavramlardır. İlkel birikim, insanları mülksüzleştirerek emek güçlerini piyasada satmak zorunda kalan ücretli işçilere dönüştürdü. Artı değer ise bu ücretli emek ilişkisi içerisinde sermaye birikiminin, karşılığı ödenmeyen artı emek üzerinden nasıl gerçekleştiğini açıkladı. Meta fetişizmi ise söz konusu toplumsal ilişkilerin piyasa mekanizması içerisinde nasıl görünmez hâle geldiğini ortaya koydu. Metalar, onları üreten toplumsal emek ilişkilerinden bağımsız bir değere sahipmiş gibi görünürken fiyat bu ilişkilerin önüne geçer. İşçi emek gücünü satarak ücret elde eder, bu ücret aracılığıyla geçim araçlarına erişir ve emek gücünü yeniden üretir. Yaşamını sürdürebilmek için ise emek gücünü yeniden piyasada satmak zorunda kalır. Elde edilen ücretin tüketim yoluyla yeniden piyasa dolaşımına girmesi, bu yeniden üretim mekanizmasının sürekliliğine katkıda bulunur.
Tüm bu ilişkiler Sanayi Devrimi’nin tarihsel koşullarında ortaya çıkmış olsa da sermayenin iş gününü uzatma ve dinlenme zamanına el koyma eğilimi günümüzde farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Marx’ın analiz ettiği döngü sona ermedi, yalnızca biçim değiştirdi. Günümüz dijital ekosistemlerinde mesai saatleri dışında devam eden çevrim içi iletişimin ve iş yükünün özel alana taşması, bu dönüşümün en güncel örnekleri olarak gösterilebilir.
Sonuç
Yazının başında ifade ettiğimiz temel olgu yeniden görünür hâle gelmektedir: Emek, insan yaşamından bir daha geri alınamayacak bir zaman; bu zamanın karşılığında elde edilen ücret ise yeniden piyasa dolaşımına giren bir araçtır. Böylece piyasa, kendini sürekli yeniden üreten bir döngü hâline gelmektedir. Polanyi onun nasıl kurulduğunu, Marx ise kimin lehine ve hangi mekanizmalar üzerinden işlediğini göstermiştir.
Bu noktada temel soru değişmektedir: Emek yalnızca ekonomik bir üretim girdisi değil, bireyin sınırlı yaşam zamanının piyasada değişime konu olan biçimiyse bu emek karşılığında piyasanın bireye sunduğu ücret nasıl yeniden dolaşıma girmekte ve birey tüketim aracılığıyla hangi ölçüde ekonomik ilişkilere bağlanmaktadır? Bir sonraki yazıda bu soru, üretim alanından tüketim alanına geçilerek ele alınacaktır.

