Özgün İçerik

Adalet İki Uçlu Bir Silahtır

Yazan: Esranur Maral       
Düzenleyen: Çağla Ayaz

Özet: Bu yazıda “Şeytanın Avukatı” olarak da bilinen Jacques Verges’in Savunma Saldırıyor adlı eserinin incelemesi yapılıp hukukçu bakış açısıyla ceza avukatlığının önemine değinilecektir.      

 “Adalet iki uçlu bir silahtır. Bir yönü öldürücü, öbür yönü de hayat verici. Yeter ki adalet, adı gibi adil olsun o zaman ölmekte olanı bile diriltir. Tersi olursa diriyi de öldürür. Bu yüzden adaleti temsil edenler, sistemin ön yargılarından arınmalı ve vicdanlarının sağduyusuna uyarak karar vermeli.” diyor Jacques Camille Raymond Verges[1].

Bu ününe kavuşması onun bir açıdan adalet anlayışına, suçu suçludan ayırışına dayanıyor. Savunma Saldırıyor eserine ilk olarak suç, yargılama ve adalet kavramlarıyla ilgili tespitler yaparak başlıyor. Devletin güçlü dönemlerinde adaletin devlet meselesi olduğuna, devlet kriz batağına girince ise güçlü dönemde koyulan bu kurallar doğrultusunda adalete hesap vermek durumunda kalınabileceğine dikkat çekiyor.

Aslında sahip olduğu kötü ününün perde arkasında çocukluğundan mesleğine ilmek ilmek işlenmiş bir yaşam öyküsü mevcut. Fransız sömürgesi bir adada -Bu yönü ona sömürgeciliği, sömürülenleri, sömürenleri tanıma olanağı vermiştir.- diplomat ve hekim bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olarak 5 Mart 1925’te doğması (Ablası anlatılarında 20 Nisan 1924 olduğunu ileri sürüyor.), sonrasında Fransız direniş hareketlerine katılması ve son aşamada avukatlık mesleğine Cezayir Kurtuluş savaşçılarının davalarına bakmaya başladığında takvimler 1957’yi gösteriyordu. Aslında verdiği röportajlarda ilk olarak avukat olmak gibi bir eğilimde olmadığını, hayallerini tarih öğretmenliğinin süslediğini söylüyor. En büyük zaafı olan hiyerarşileri sevmemesi de onun bu seçiminde rol oynuyor ve Paris’te gördüğü hukuk öğrenimi sonrasında avukatlığa yöneliyor.

Lübnan’lı İbrahim Abdullah’ın yargılanmasından bir kare.

Avukatlığının ilk aylarında savunduğu bir genç delikanlının gülüşüyle, sessizliğiyle, duruşuyla nasıl bu duruma geldiğini sorguladığı zamanlarda empati duygusunun hayatını çevrelediğini ve bu meslek için yaratıldığını anladığını söylüyor. Çoğu kişinin es geçtiği empati duygusu suçun ve suçlunun ayırdında geri dönülmez hataya düşülmesine neden oluyor. Suçun mutlak bir kavramı işaret eden eylem olduğu, suçlununsa belirli koşullar içerisinden hareket eden insandan ibaret olduğu unutuluyor. Psikolojik olarak deneyimlendiği gibi de (örneğin Milgram deneyi) her insanın içerisinde bir suçlunun yattığı, uygun koşullar gerçekleştiğinde en normal insanın bile kötülüğün eksenine kapılacağı göz ardı ediliyor.

Verges’in yargılama tarihine kazandırdığı Kopuş ve Uyum Savunması ise irdelenmeye değer bir yeniliktir. Kopuş Savunması kuramını işte bu yıllarda uygulamaya başlıyor ve müvekkillerini idam edilmekten kurtarıyor. Sanığın kişiliğinin unutularak tümüyle siyasal müzakere ve sert uzlaşmazlıkları içerisinde barındıran Kopuş Savunması, genel itibariyle itham etme şeklinde ilerliyor. Zira söz konusu savunmalar verilere, tanıklara ve iddianameye kendisini korumak için değil ancak saldırmak ve yıkmak için başvuruyor. Burada savunma tarafının hedefi, sanığı aklamaktan ziyade düşüncelerini gün ışığına çıkartmaktır. MÖ 453 yılında Sokrates, yargıçların insanları düşünüp taşınmadan mahkeme önüne getirmeleriyle alay edercesine davası uğruna hayatını çekinmeden feda ederek bunun bir diğer çarpıcı örneğini vermiştir.

“Kopuş Savunması” kısaca; geleneksel, alışılmış savunma çizgisinin dışına çıkarak “yargılayanları yargılayan” bir savunma yöntemi olarak nitelendirilebilir. Günümüzde yapılacak bu savunma tekniği büyük ihtimalle mahkemeye saygısızlık olarak görülecek ya da davanın seyrini olumsuz yönde etkileyecektir. “Kopuş Savunması”nın karakterini anlatan bir diğer özellik ise avukatın, iletişim becerilerini ustalıkla kullanarak haklılığına inandığı tezlerini mahkeme salonlarından, koridorlarından dışarıya taşıyarak kamuoyuyla paylaşmasıdır ki Verges bu yönteminde oldukça başarılı olmuş, davada müvekkillerine yüklenen suçları inkâr etmeden idam edilmelerine engel olmuş ve davaları topluma mal etmiştir.

Var olan adalet mekanizmasını kabul eden Uyum Savunmalarına başvuranlar (Dreyfus, Challe) idam edilmekten kurtulurken yeni bir gerçekliği gözler önüne sermeyi hedefleyen Kopuş Savunmalarını yapanlarsa (Sokrates, Dimitrov) belki bedenlerini değil ama inandıkları davaları kazanmışlardır[2]. Sokrates, eşinin “Seni masum olmana rağmen öldürecekler.” cümlesine karşı “Suçlu olduğum için idam etseler daha mı iyi hissederdin?” cevabını vermiştir ki bu Kopuş Savunmasının paradoksunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır[3].

Verges’in satranca olan tutkusunu çalışma odasından görebilmekteyiz.

Jacques, kamu vicdanına seslenerek esasında kendisini yargılayanları mahkûm etme amacı olan Kopuş Savunmasının anlaşılmasında Sokrates’ten sonra büyük rol oynamıştır. En kutsal olanın aslında mevcut hukuk düzenlemelerinden ziyade suçlunun ya da suçlu addedilenin kendini savunmasındaki hukuk olduğunun altını çizen Jacques Verges meslek hayatı boyunca suçlunun kim olduğuna, sağda mı solda mı durduğuna, devrimci mi diktatör mü olduğuna hiç bakmadan nerede bir savunma ihlali varsa orada var olduğunu söylüyor. Bu yüzdendir ki Cezayirli savaşçıların yanında İsrail’de El-Fetih ve FKÖ militanlarını, Sırp kasabı lakaplı eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç’i, Orly saldırısını düzenleyen Çakal Carlos lakaplı Ilich Ramirez Sanchez’i, Türk diplomatlarına karşı saldırılar düzenleyen ASALA terör örgütünü, Saddam Hüseyin’in yardımcısı Tahir Ramazan’ı, Nazi Klaus Barbie’nin davasını, Fransa’da yakalanan Alaaddin Çakıcı ve daha birçok diktatör-terörist olarak bilinenlerin avukatlığını üstlenmiştir. Platon suçluları toplumun hastalıklı bireyleri olarak, Aristo onları toplum düşmanı olarak yok etmeyi düşünmüşken Verges her suçun aslında topluma sorulmuş bir soru olduğunu, bu suçlara toplumun da uygun zemin hazırladığını ve kayıtsız kaldığını söyleyerek bu tür davaları almanın gerekliliğini yinelemiştir. Ayrıca bir Nazi üyesini savunmanın barbarlığın 1939’da başlayıp 1945’te biten bir süreç olmadığını, sömürge topluluklarında bu barbarlıkların yıllardır sürmekte olduğunu göstermenin bir yolu olduğunu söylüyor. Kendisine gelen tepkilere karşı ondan ırklarının üstünlüğünü savunması istenseydi eğer “Bu savunmayı asla yapmazdım.” diyor (Bir başka röportajında Hitler’i bile savunabileceğini itiraf ederken “Bush’ı bile savunurum fakat suçlu olduklarını kabul etmeleri şartıyla!” demiştir.).

Onun amacı dünya görüşünden de anlaşılacağı gibi toplumsal ve siyasal baskılara direnip, Nazi subayının adil yargılanmasını savunarak Fransız devletinin Nazilerin katliamındaki suç ortaklığına işaret etmek olmuştur. Nazilere karşı direniş gösterdiği hâlde bu davaya nasıl bakabildiği yönündeki eleştirilere ise edebiyatı beslediği yönüyle doyurucu bir yanıt veriyor: “Dostoyevski, Leninistlere karşıdır. Hâlbuki bütün romanlarındaki kahramanlar Leninisttir. Neden? Çünkü bu insanlar onun dikkatini çekiyor ve onları anlamak istiyor. Neden bunlar böyledir? Biz de aynı şekilde davranıyoruz. Bizim gibi olan bir insan nasıl böyle bir şey işleyebildi onu bilmek istiyoruz. Bize benzediğinin altını çizerek bunu yapıyoruz biz. Bu şekilde cezalandırma mekanizmasına yardımcı oluyoruz. Bence düşmanını savunabilmek, bir avukat için inanılmaz bir onurdur. İtalyan mafyası tarafından öldürülen Falcom. Eğer mafya ile mücadelede başarılı olmak istiyorsak mafyayı bir canavar gibi veya bir ahtapot gibi görmememiz gerekiyor çünkü bu mafyada olan insanlar bizim gibi insanlar. Mafyada olan insanlar Mars’tan gelen insanlar olmuş olsaydı onların davranışlarını hiçbir zaman anlayamazdık. Neden böyle yaptıklarını, güçlerini, zayıf noktalarını anlayamazdık. Ancak onları kendimiz gibi görürsek ne yaptıklarını tahmin edebiliriz. Zayıflıklarını ve az da olsa artılarını anlayabiliriz. Onları ne kadar iyi tanırsak onlarla o kadar iyi baş edebiliriz. Suç işleyen kişiyi canavar hâline getirmek, zekânın inkârı demektir. Suç içinde inanılmaz veya korkunç olan şey aslında anlamayı terk etmektir çünkü suçu işleyen kişinin inanılmaz ve korkutan yanı suçu işleyenin bizim gibi insan olması. Edgar Allen Poe’nun bir hikâyesinde olduğu gibi, suçu işleyen bir hayvan olsaydı daha az tedirgin olurduk.”

Görülen o ki sanık sandalyesine işgalci emperyalistleri oturtup savunduğu diktatörlere “Onların diktatör olmasında sizin hiç mi suçunuz yok?” diyebilmek onun en büyük düşü gibi duruyor. İşin magazinsel boyutuna gelindiğinde kötü unvanının yanında hem büyük bir âşık hem de büyük bir vefasız olan Jacques; idam edilmekten kurtardığı Cezayirli -terörist addedilen- bir devrimci kadınla evlenerek ona olan aşkından Müslüman oldu ve Mansur adını aldı. Cezayir’e yerleşerek ülkenin Dışişleri Bakanı oldu. Yıllar sonra haksızlığa karşı içinde çok büyük bir mücadele aşkı yattığından onu terk etmek zorunda kaldı. 1970-1978 yılları arasında ortadan kayboldu ve kaçtığına, teröristlerle birlikte saklandığına ve hatta Fransız gizli servisine hizmet etmiş olabileceğine varan söylentiler yayıldı. Gazetelere elle tutulur hiçbir bilgi vermeyen Jacques’in o dönemlerde nerede olduğu hâlâ bilinmezlik taşıyor (Ajanda adlı romanda Paris’te sahte bir kimlikle yaşadığından bahsedilmiştir.).

Ona bu mesleği nasıl yaptığı, memnuniyet derecesi sorulduğunda suçlu denen bir insanı savunabilmek için tutkuyla yaşıyor olmanın gerekliliğine dikkat çekiyor. Tutkuyla sevebilmekten âciz bir kişinin karısını öldürmüş bir adamı nasıl savunabileceğini retorik bir şekilde bizlere soruyor. Keza Hukukçular Derneğinin daveti üzerine geldiği İstanbul’da düzenlediği bir konferansta konuşmasına başladığı cümle de “Merhaba, savunma bir tutkudur.” olmuştur. Onun bu cümlesi bize Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov ile Yargıç Porfir’in konuşmasını hatırlatır. Porfir, tefeci kadın cinayeti sebebiyle bir işçiyi tutuklattırır ama Raskolnikov’la konuşurken aniden “Hayır, bu bir işçinin işleyeceği cinayet değil bu bir entelektüel cinayeti. İyiyi ve kötüyü kendine sorun etmişlerin cinayeti.” demiştir. Verges’in söyledikleri düşünüldüğünde eğer Yargıç Porfir de Raskolnikov gibi bir gün bir cinayeti düşlememiş, o duygunun köklerini tatmamış, aynı kaygıları yaşamamış olsaydı bu soruyu nasıl sorabilirdi? Dostoyevski burada gerçekten olması gereken ideal bir hâkim modelini bizlere sunmuştur. Zira Verges bir kişiye “evet/hayır”lı sorular sorulmasının o insanı tanımaya yetmeyeceğinden bahseder. Dava süreçleri gerçekten bir insanı anlamaya çalışılacak bir ortam sunmamaktadır. Bu imkânı en çok avukatlar bulabiliyor ve eğer işlerini gerçekten seviyorsalar bu imkânı yaratmaları da gerekiyor. Hapishanede müvekkiliyle yaptığı görüşme bile o kişiyi tanıma yolunda atılan sağlam adımlardan biridir. Yargıç Porfir’de bile bunu görmekteyiz. Raskolnikov’a “Suçlu sensin.” diyebilmesinin altında onun zihnini ele geçirebilme imkânı bulabilecek kadar yaptığı ziyaretler yatmaktadır. Bu şekilde işlemeyen bir süreçte insan kokusu alınmamış olacak ve bu durum adaletin tecelli etmesinin önünde büyük bir engel olarak kalacaktır.

Verges ayrıca kitabında gerek bahsettiği kurgusal gerek temel aldığı kültürel ögelerden de anlaşılacağı üzere edebiyatla iç içe bir kişiliğe sahip. Keza o tüm hukukçuların edebiyat dostu olması gerektiğini yineliyor. Bu yüzdendir ki adalete de teknik olmaktan çok sanatsal bir açıdan yaklaşıyor. Ona göre dosyadaki aynı öğelere dayanarak oluşturulan öykünün hangisi jüriyle özdeşleşebilecek nitelikteyse o, yani aslında adalet değil estetik kazanacak. Bu düşünce bize mutlak adaletin gerçekten var olup olmadığını, yargılamanın gerçekten bu sözü edilen adaleti sağlıyor olup olmadığını, Kopuş Savunması stratejisinde yapılan kamuoyu baskısı ve vicdanının devreye girmesiyle verilen kararların tüm toplum adına verilmiş olsa da adil olanın toplumun isteği olup olmadığını sorgulamamıza da önayak oluyor. Verges bu bağlamda bir ceza avukatının, iş avukatından farklı olması gerektiğine de dikkat çekiyor. Ceza avukatının çok fazla okuması gerektiğini zira güzelliğin ve estetiğin aslında mahkemenin kapısında avukatı beklediğini ve avukatın onları mahkeme salonuna buyur ettiği inancını taşıyor. 18. asrın filozofu Diderot’nun ise ‘‘Sanatta bizi etkileyen güzellik, gerçek değil yalandır ve bu yalan, gerçeğe ne kadar yakın olursa bizi o kadar etkiler.’’ sözünde aslında Verges’e göre bir çelişki yoktur. Ona göre bir davada yüzde yüz gerçeğe ulaşmak imkânsızdır ama bizi en çok mutlu edecek olan da o yalanın gerçeğe yakınlık derecesidir. Kitapta yer yer bahsedilen Stendhal’ın romanı Kırmızı ve Siyah gerçek hayattan alınmadır. Stendhal romanına konu ettiği olayı bir gün gazetede okuyor ve tutkuyla seviyor bu hikâyeyi. Olay bölgesine gidiyor, dava dosyasını inceliyor. Kırmızı ve Siyah romanını bu şekilde yazıyor. Bu romanda o davanın sürecini birebir işliyor ve sadece isimleri değiştiriyor. O davanın dosyaları ve Stendhal’ın romanı okunduğundaysa suçlunun aynı şekilde resmedilmediği görülüyor. Antoine Berthet’nin (gerçek kişi) avukatı onu zayıf, yarı deli bir insan olarak tanıtmışken Stendhal tam tersini yapıyor; genç, güçlü ve aktif bir genç olarak tanıtıyor. Aynı zamanda onu bir toplum devrimcisi olarak gösteriyor. Sonuç olarak avukatların da savcıların da hikâye anlattığına geliyor yazar ama bu hikâyelerde bir tek gerçeğin olmadığını, ikisinin de dosyada kendi lehlerine olan bazı parçaları aldığını ve onların birleştirilerek bir hikâyeye dönüştüğü iddiasını ortaya atıyor. Anlatılan hikâyelerinse aslında çok farklı olduğu zira verilenin aslında o kişinin imajından çok azaltılmış, küçücük bir bölüm olduğu görülüyor. Avukatların veya savcıların yaptığı en büyük suçun da bu olduğu kanaatine varıyor. Savcının kolaya kaçarak suçluyu bir canavara dönüştürmesine ve aynı zamanda suçluyu melek gösteren avukata da karşı çıkıyor. Burada yapılması gereken, nasıl ki şövalyeleri ancak zırhlarını çıkardığımız zaman tanıyabiliyorsak suçluyu kazıdığımızda da bir insanın çıkacağını unutmamamız. Suç kavramının altında aslında giydirilmiş bir nesne, suçlu/suçlu davranışı yatmaktadır. O hâlde onun üzerindekileri çıkarmak, aradaki perdeleri kaldırmak gerekmektedir. Aralanan perdenin, yani suçlu tanımındaki suçlu sıfatının kaldırılmasıyla da geriye sadece insan kalır. Verges’in de dediği gibi “Canavar gibi gözükenler de insandır ve her insanın savunulma hakkı vardır.”

Sonuç

Savunma avukatlığı sanıldığının aksine gerçekten zordur ama bir o kadar da onurlandıran bir meslektir çünkü yeri geliyor en dışlanmışın, yüzüne bakılmayanın elinden tutuluyor, tüm insanlığın desteklenmesine fırsat veriliyor. Toplumun dışına itilmiş bu insanları anlamak hiç değilse anlamaya çalışmak sanıyorum ki avukatlara insanlık açısından çok şey katmakta. Onların yapmaya çalıştıkları, bir insanı suçlu olmaya götüren yolu aydınlatmaktır ve o süreci aydınlatmaya kalktıklarında aslında toplumun suçu veya cinayeti önlemesine yardımcı oluyorlar.

Toplumda bir masumun cezalandırılmasına sebep olan hukuki hata, suçlunun beraat etmesinden daha ağır bir potansiyel düzensizlik nedenidir[4]. Bu yüzdendir ki insanları tutkuyla yargılamak değil de tutkuyla savunmak için sadece hukukçuların değil herkesin bu sıra dışı yazarı, hukukçuyu tanıması gerektiğini düşünüyorum.

(Verges, 15 Ağustos 2013’te Quai Voltaire Otelinde, Fransız yazar ve filozof Voltaire’in öldüğü odada 88 yaşında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir.)[5]


[1] https://www.izdiham.com/jacques-verges-savunma-saldiriyor/
[2] Verges, Jacques (2018). Savunma Saldırıyor, çev. Vivet Kannetti, İstanbul, Metis Yayınları (6. Baskı).
[3] Topsakal, Emel (2018, Şubat). Jacques Verges ve Savunma Sanatı. Ankara Barosu hukuk Gündemi Dergisi, 2018/1, s. 10-18. https://trpdfs.info/doc/5d64316/jacques-verges-ve-savunma-sanati-ankara-barosu
[4] Verges, a.g.e, s. 21 
[5] https://www.turkiyehukuk.org/meshur-hukukcular-jacques-verges/

Referanslar
https://esranurmaral.medium.com/adalet-iki-u%C3%A7lu-bir-silaht%C4%B1r-bafee5e5bd75

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu